Silinen simasını yeniden çizen S.

Buradasınız: ://Silinen simasını yeniden çizen S.

Silinen simasını yeniden çizen S.

Kitaptan bir bölüm

S.’nin öyküsünü yazmaya karar verdiğimde, beni yüreklendiren iki başlangıç noktası olduğunu fark ettim. Birisi, psikiyatrik uygulamada bütünleyici yaklaşımın gerekliliğini pekiştirmeye duyduğum heves, diğeri sanatın “iyileştirici gücü”nü bu vesileyle bir kez daha vurgulama ihtiyacıydı. S.’yi yaklaşık bir buçuk yıldır izliyorum. Rahatsızlığı 17 yıl önce başlamış. Günümüzde kullandığımız tanı ölçütleri ile konulan tanı, paranoid tıp şizofreni. Hastalığının gidişi ise, epizodlar arasında rezidüel belirtiler olmaksızın epizodik gidiş örüntüsü gösteren form olarak değerlendiriliyor.

Aykırı bir soru soralım: Bu tanımlara ihtiyacımız var mı? Yanıt kısa ve net: Evet, var. Eğer bir hastalıktan söz ediyor ve onun nedenlerinden tedavisine kadar uzanan süreci aydınlatmak istiyorsak, bu tanımlamalara ihtiyacımız olduğunu biliyoruz. Hipokrat’tan bu yana tip, varlığını “hastalık” olgusundan almış ve çağdaş tıp anlayışı bilimsel gerekircilik (determinizm) ile insancılık (hümanizm) temelleri üzerinde yükselmiştir. Hastalığı tanımlamak, nedenleri, sonuçları ve tedavisini açıklamaya çalışmak, tıbbın bilimsel boyutunu oluştururken, uygulamada bu birikimi “hastaya yardımcı olma süreci”ne dönüştürmek, tıbbın sanat ve hizmet boyutunu oluşturmuştur. Bilimsel gerekircilik ve insancılık arasındaki dengelerin hassasiyetle gözetilmesi gereklidir.

Tıbbın bir dalı olan psikiyatri için de bu saptamalar geçerlidir. Yöntemsel olarak indirgemecilik yapmadan araştırma yapamayız. İstatistiksel olarak anlamlılık taşımayan bir tanı ya da tedavi yönteminin geçerliğinden söz edemeyiz. Öte yandan hastanın çektiği acıyı hangi istatistiksel yöntem ölçebilir ki? Bu ancak kendimizi hastanın yerine koyarak hissedebileceğimiz bir şeydir. Psikiyatrinin tıbbileşmesi, kimileri için ürkütücü görünüyor. Oysa ürkütücü olan bu değil. Psikiyatri zaten bir tıp disiplinidir, öyle olmalıdır. Asıl korkulması gereken, tıbbın insanı unutmaya başlamış olmasıdır.

Genelde tıp alanında, özelde psikiyatri alanında, teknolojiye olan teslimiyet hatta bir tür tapınmadır asıl ürkmemiz gereken. Bunu aşabilmenin yolu kuram, uygulama ve eğitimde bütünleyici yaklaşımı benimsemekten geçmektedir. İnsan bir tanı kategorisinden ibaret değildir. Olmamalıdır. Bu tanı romatoid artrit de olabilir, ortak hücreli anemi de, kronik böbrek yetmezliği de, şizofreni de… Bu tanıların herhangi birinden mustarip bir birey aynı oranda biyolojik, psikolojik ve sosyal ilgiyi hak etmektedir. Onların her birinin bir adı ve bir dünyası vardır. Klinik pratikte ise çoğu kez adları bile yoktur. Pencere kenarındaki yatakta yatan pembe pijamalı kadın ya da 312 numaralı odada 4. yatakta yatan hasta gibi nitelemelerle tanımlanırlar. Kafka, “Köy Hekimi” adlı öyküsünde ne güzel anlatır, reçete yazmanın ne kadar kolay, insanlarla iletişim kurmanın ne kadar zor olduğunu! Hekimle hastasının arasına giren her türlü “teknolojik aygıt”ı “terbiye” etmek zorundayız. Hastamızla kurduğumuz ilişkide karşılıklı bir “benimseme”yi yaşama geçirmek zorundayız.

“Faydalı olduğunu zannettiğim her şeyi öğrenmek kararındayım, dedi. Fakültede bütün öğrendiklerimi, ileride son derece müteharrik, mürekkep ve sosyal bir gayeye doğru temkinle ilerlemek için, esas, zaruri, temel sayıyorum. Ben tek bir sistemin adamı olmak istemiyorum. Hiçbir mektep her şeyi icat etmiş değildir. Neden tababetle yakından ve uzaktan alakalı her şeyi inceden inceye gözden geçirmeyeyim? Neden gidip psikiyatrlarla, zooteknisyenlerle, mimarlarla, belediyecilerle, adalet mensuplarıyla, sosyologlarla, psikologlarla görüşmeyeyim? Hücreleri, mayileri, uzuvları, hastalık koleksiyonlarını iyice öğrendiğim zaman, insanın bütün bu tahlili mütalâaların yekûnundan da fazla bir şey olduğunu, ruhu bedene, bundan sonra da insanı toptan sosyal ve kozmik muhite bağlamam lazım geldiğini bilerek, bütün bu bilgileri bir araya toplayacağım.”

Hekimler (Les Hommesen Blanc), A. Soubrian, çev. N. Baydar, Sermet Kitabevi, İstanbul, 1959.

Bir kavram, bir hastalık ve bir yaşam deneyimi olarak şizofreni üstüne kafayormak için paylaşmak istedik S.’nin öyküsünü. Onun rahatsızlık döneminde yaşadığı olağandışı yaşantılar, bir yandan eşi benzeri olmayan bir “öznellik” taşırken, bir yandan da din, dil, ulus farkına bakmaksızın, böbrek taşı düşürmek kadar ortaklıklar içeren bir “nesnellik” taşıyor. Bu öznelliği anlamaya çalışmadan ve bu nesnelliği yok sayarak, şizofreni ne kavranabilir ne de tedavi edilebilir. “Kavram”, gerçekliğin zihnimizdeki yansıma biçimidir. Kavramlar açık seçik tanımlanmadan bilim yapılamaz. Yaşadığımız gerçeklik tarihsel gelişim içinde nasıl değişip yenileniyorsa, kavramlar da zaman içinde değişirler. Dolayısıyla şizofreni kavramından öncesi ve şizofreni kavramının bugünü olduğu gibi sonrası da olacaktır. Belki aynı sözcükle, belki başka bir sözcükle…

1911 yılında Bleuler şizofreni sözcüğünü ilk kez kullanmadan önce de şizofreni ile kastedilen rahatsızlıklar grubu “fiilen” vardı. İsa’dan önce 1400’lü yıllarda Hint Veda yazılı metinlerinde söz edilen “farklı” insanlar da, Antik Yunan mitoloji metinlerinde tasvir edilen “farklı” insanlar da bunu anlatıyordu muhtemelen. İ.S. 1. yüzyılda Kapadokyalı hekim Arateus ve ondan yıllarca sonra, 1674’te İngiliz hekim Thomas Wills’in tanımladıkları gibi… İster bilinçli ve bir amaca dönük olarak gerçekleştirilsin, isterse tümüyle ilkesiz olarak gerçekleştirilsin, gözlem, bilimin önemli bir aracıdır. 1849’da İngiltere’de Hanwell Hastanesi’nde bazı genç hastalarındaki farklılığı gözleyen John Conolly de, 1860’da ilk kez “demans precox” terimini kullanarak 14 yaşında bir ergene ilişkin gözlemlerini anlatan Morel de, inanılmaz bir gözlem yetisiyle psikiyatrik sınıflandırmayı gerçekleştiren ve 1896’da demans precox’un klinik özelliklerini tanımlayan Kraepelin de Bleuler’in öncülleri olmuşlardır. Kra-epelin, Bleuler’den bu yana yaklaşık yüz yıl geçti. Dönüp dolaşıp yine onlara geldiysek de, psikiyatrinin oldukça verimli bir yüzyıl geçirdiği söylenebilir. Şimdi sorulan sorular şizofreni sözcüğü için bir yüzyılın yeterli olup olamadığını gösterecek mi, bilinmez, ancak, günümüzde şizofreni tanısı için çok önemli olan sanrı ve varsanı gibi psikotik belirtilerin yeniden ikincil sıraya kayabileceklerini, ailesinde şizofreni öyküsü olan ve sadece bir ölçüde negatif belirti ve bilişsel yetersizlik gösteren bireylerin önceden saptanmaları ile psikozun belki de önlenebileceğini ya da boyutsal sınıflandırmaların geleneksel tanı kategorilerine göre daha büyük prediktif etkiye sahip olabileceklerine ilişkin şimdiden dikkatimiz çekilmiş durumda.

Adı ne koyulursa koyulsun -şizofreni ya da başka bir sözcük- aslolan, şizofreninin anlaşılması ve tedavisine büyük katkılar sağlayan Silvano Arieti’nin şu cümlelerine ulaşabilmektir:

“Anlaşılması çok güç bir insanı daha iyi anlamayı ve diğer insanlarla tüm ilişkilerini koparmak istemesine karşın, onunla ilişki kurmayı öğrenebileceğimizi umuyoruz. Modern psikiyatri bilimi ve gönüllerimizin buluştuğu yer, şizofreni hastası için yardımın var olduğu, daha ileri amaçlar için umutların beslendiği ve harekete geçirildiği yerdir.”

S.’nin kendisi de, ailesi de ona konulan tıbbi tanıyı biliyor. Şizofreni sözcüğünü kullanmaktan korkmuyoruz. Hep birlikte elimizden geleni yapıyoruz. Bu hastalıkla birlikte yaşamayı öğreniyoruz. Ve en önemlisi, S., tedavi süreciyle birlikte şimdi kendisini daha iyi hissediyor. Doktorların ya da başkalarının “iyisin” demesinden farklı bir şey bu. Gülümseyebilemeyi ya da üzülebilmeyi yeniden başarmak… Tabiatı fark etmek… Başka kimsenin duymadığı korkutucu seslerin, başka kimsenin görmediği korkutucu görüntülerin ortadan kalkması… Komşunun küçük oğluna günaydın demek… Nakış yapmak; evi derlemek, toplamak… Olası güzellikleri tasarlayabilmek… Resim yapmak… Çizgiler… Renkler… Bir süre sonra, derneğin de katkısıyla bir resim sergisi açmayı planlamak…

S. nın öyküsü

S. 43 yaşında, bekâr, yüksekokul mezunu, halen düzenli çalıştığı bir işi yok. Annesi ve babasıyla birlikte yaşıyor. Aile kışları Ankara’da, yazları bir kıyı kasabasında geçiriyor. Annesi 68, babası 72 yaşında. Bir dayısına şizofreni tanısı konulmuş ve halen tedavisi sürüyor. Rahatsızlığı 26 yaşında başlamış. Yaklaşık 17 yıldır tedavi görüyor. Mütercim-tercümanlık yapan bir babayla, ev hanımı bir annenin ilk çocukları. Kendisinden altı yaş küçük bir erkek kardeşi var. Ankara’da bir askeri hastanede normal doğumla dünyaya gelmiş. Zamanında yürümüş, biraz gecikerek 2,5 yaşında konuşmuş. Erken çocukluk dönemine ilişkin, 3 yaşında geçirdiği kafa travması dışında olağandışı bir yaşantısı yok. Kafa travması görünür bir hasar bırakmamış. İlkokulda ve ortaokulda oldukça başarılı bir öğrenciymiş. Ankara’da başladığı kız enstitüsü resim bölümünü, son yılı İstanbul’da okuyarak tamamlamış. İlk gençlik yıllarında içe kapanık bir çocukmuş; konuşmaktan çok hoşlanmaz, kolay neşelenmezmiş. En yakın arkadaşı halasının kızıymış. Tatbiki Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’nde okumaya başladıktan sonra biraz daha dışa açık olmuş. Dersleri ve resmi çok seviyormuş. Okulu başarıyla bitirmiş, ama bir türlü mesleğiyle ilgili bir iş bulamamış. Çeşitli işlerde çalışmayı denemiş. Pazarlama şirketleri… Sigorta şirketleri… Sigorta şirketinde hesap işleriyle uğraşmış. Hesabı hiç sevmemiş. Yeniden işsizlik, iş arama çabaları…

Bir kalite kontrol şirketinde işe başlamış: Yıl 1982, S. 26 yaşında. İşe alışmaya çalışırken korkular çıkıvermiş ortaya. Birlikte çalıştığı kızlar onunla alay mı ediyorlar? Neden her söyledikleri ona dokunuyor? Ürkmüş, korkmuş. “Beni yok edecekler” şüphesine kapılmış; benim hakkımda konuşuyorlar, beni aşağılıyorlar diye düşünmüş. Her şey değişiyormuş. Kendisi de, etrafındakiler de. Kimseye güvenmiyormuş. Bir susuyor, bir bağırıyormuş. Sonra, sesler… Sanki üst kattaki komşuların konuşması gelir gibi, mırıl mırıl ama acayip, garip, korkutucu. “Yukarıdan” gelen sesler. “Sen kimsin ki” diyen, “yok ol” diyen, “kendi aralarında konuşan, onu tehdit eden” sesler… Bir öğle vakti Bostancı’daki evin kapısı çalındığında, arkadaşlarının arasında şaşkın şaşkın bakan ve “Anne ben öldüm, yaşamıyorum ama buradayım” diye mırıldanan bitkin, “simyası kaybolmuş” bir S. varmış annesinin karşısında. İstanbul’da bir ruh hastalıkları hastanesinde bir ay yatmış ve çıkmış. Antipsikotik ilâçlar, Akineton… Toparlanan S. “iyileştim” demiş ve ilâçları bırakmış. Belki hipnoz iyi gelir diye düşünmüş, konuyu bilenlerin uyarılarına aldırmadan, tıp dışından kişilerin yaptığı bir hipnoz uygulamasına girmiş. Annesinin deyişiyle “darmadağın” olmuş, sonrasında. Hayaller, sesler, cinler, kötülükler yeniden başlamış. Kendini dine vermiş. Kur’an-Kerim’deki Karia suresini tekrarlıyormuş sürekli olarak. (Karia sözcüğü kıyamet anlamına geliyor. 11 ayetten oluşan bu surede, büyük bir gürültüyle gelen kıyamet anı anlatılıyor. İnsanların ateş etrafında çırpınıp dökülen pervanelere döndükleri, dağların atılmış renkli yünlere benzedikleri, bizi ya hoş bir hayatın ya da kızgın ateşlerle dolu çukurların beklediği an.) Dualar… Arapça, Türkçe yinelenen sözcükler… Hayalle gerçeğin birbirine karışması… Sonra art arda gelen intihar denemeleri. Çok sayıda ilâç alma… Acil servisler… Mide yıkamalar… Müşahedeler… 2. kattaki evlerinden aşağıya atlayış: “Allahım beni kabul et!” Belkemiğinde kırıklar. SSK Göztepe Hastanesi Ortopedi Bölümü’nde aylarca yatış…

Beli iyileştikten sonra ailesi tarafından Ankara’ya götürülmüş. Bir üniversitenin psikiyatri kliniğinde yatırılarak tedavi görmüş. Tedaviden çok yarar görmüş. Kendisini iyi hissetmeye başlamış. İlaçlarını düzenli kullanıyor, ayaktan kontrollere gidiyormuş. Yarım gün bir tanıdıklarının yanında çalışmaya başlamış. İlaçları çok yan etki yaptıkları gerekçesiyle bırakmış, doktora gitmekten de vazgeçmiş. İyi göründüğü için ailesi doktor ve ilâç konusunda ısrar etmemiş. Bir süre sonra nişanlanmış, ancak nişanlılık uzun ömürlü olmamış; nişanlısıyla yaşadığı çeşitli sorunlar nedeniyle nişan bozulmuş. Yeniden rahatsızlık başlamış. Evden çıkmaz olmuş. Kendisine bakmıyor, hiçbir şeyle ilgilenmiyormuş. Bedenini ve ruhunu kaplayan bir kayıtsızlığın ortasında kendisini “kaybolmuş” gibi hissediyormuş. Saatlerce konuşmadan öylece oturduğu oluyormuş. Sanki başka bir dünyada gibiymiş. Çaresizlikten kim ne söylese onu yapar olmuşlar. Bir doktor (!) perhiz önermiş. Neredeyse tüm yiyecekleri kesmişler. İleri derecede zayıflamış, kansızlık başlamış. Sonra yeniden hastane… Yeniden ilâçlar…

Onu ilk kez poliklinikte gördüğümde ilâçlardan bıktığını söylüyordu. İlaçların kendisine bir ölçüde iyi geldiğini biliyordu, ama yan etkiler dayanılır gibi değildi. Titremeler, görme bulanıklığı, kabızlık… Fakat hastalığın kendisi de dayanılır gibi değildi. Hiç yan etkisi olmayan ve hastalığı tümüyle tedavi eden bir ilâç olsaydı keşke! Böyle bir ilâç şimdilik yoktu. Fiziksel hastalıkların tedavisinde kullanılan ilâçların da bazen çok rahatsız edici yan etkileri olabileceğinden söz ettim. Kanser tedavisi gören ve kullandığı ilâçlar saç dökülmesi yaptığı için, “ilâç almaktansa saçlarımla ölmeyi tercih ederim” diyen David Lodge’un öyküsünü anlattım ona. Kendimi onun yerine koyduğumda “ilâç yan etkilerinin bana hastalığın kendisinden de kötü gelebileceğini hissettiğimi ve ilâç kullanmaktan hoşlanmayabileceğimi” paylaştım. Öte yandan ilâç kullanmadan şizofreni tedavisinin gerçekleştirilemeyeceğini vurguladım. Defalarca… Görece daha az yan etkisi olan ve hastalığın belirtileri üzerinde daha etkili oldukları saptanan yeni atipik antipsikotik ilâçlardan birini kullanmaya başladı.

Rahatsızlığıyla ilgili olarak ona ve ailesine bilgi verdim ve düzenli aralıklarla görüşmemiz gerektiğini ilettim. Yapmamız gereken en önemli şeyin, süreklilik ve tutarlılık taşıyan bir işbirliği oluşturmak olduğunu söyledim. Bu üçayak üzerinde duran işbirliğini başarmadan hiçbir şey yapamayacağımızı anlattım. Hastalık öyküsü almayı takip  eden görüşmeler boyunca, sanırım hep ben konuştum. S. neredeyse hiç konuşmuyordu ama görüşmeye katılıyordu. Daha sonraki görüşmelerde geçmişteki yaşantılarını anlatmaya başladı. Bu kez, ben susuyordum, o konuşuyordu. Kendi kendine değil, benimle. Annesi ve babası ile ayrıca yaptığımız görüşmelerde sadece S.’den ve hastalığından konuşmadık. Onları konuştuk. S.’nin annesi de babası da yılların yorgunluğunu, çaresizliğini paylaştılar. Üstü itinayla örtülmüş depresyonlarının örtüsünü birlikte kaldırmaya çalıştık. S.’nin babası titiz, mükemmeliyetçi, eli sıkı ve her şeye müdahil olmaya tutkun yapısı ile belirgin obsesif kişilik özellikleri taşıyordu. Gerçi bu özellikleri zamanla törpülenmişti, ama yine de aile içi iletişimi etkiliyordu. Son zamanlarda bu eğilimlerini sadece 1963 model Ford Taunus arabasına yönlendirmeye başladı. Günün büyük bölümünü arabasıyla uğraşarak geçiriyor.

S. ile birlikte oluşturduğumuz tedavi planında hedefler saptamaya çalıştık. İlk hedefler günlük yaşamı oluşturan basit, sade, yalın isteklerdi. Giyim kuşam, kendine bakım, ev işleri, evdeki üretkenlik alanları… S. görüşmeye koltuğunun altında resim dosyaları ile geldiğinde bir sonraki hedef kendiliğinden ortaya çıkıverdi: Resim. Uzun yıllara yayılan bir emeğin ürünüydü bu resimler. Neler yoktu ki: Uzaylılar, masal kahramanları, deniz kıyıları, ağaçlar, böcekler, deniz kabukları, evler, evler… Çocuksu, nahif resimlerdi bunlar. Ben beğenmiştim. Beğendiğimi yüksek sesle ifade ettim. Resim eleştirmeni olmadığımı da ekledim. Mutluluğu yüzünden okunuyordu. Şizofreni derneğinin yayın organı olan dergimizin kapağına ilk resmini koyduğumuzda, S. Çanakkale Çardak’taydı. Dergiyi postayla gönderdim. Bu kez telefondaki ses umut ve ışıltı doluydu. Resim yapmayı sürdürdüğünü söyledi. Umutla ışıldayan sesi, açmayı tasarladığı sergisinin ilk davetiyesiydi.

“Çalışmalarım iyi gidiyor. Yıllar yılı boşuna aradığım birçok şeyi buluyorum. Bunu fark ettiğimde de, Delacroix’nın, senin de bildiğin o sözü geliyor aklıma hep. Hani artık soluğu da dişleri de kalmadığı zaman resmi keşfettiğini söylemiş ya. Peki, başımda bu ruh hastalığı var tamam. Ruhsal bunalımlar geçiren birçok sanatçıyı düşünüyorum ve hiçbir şey yokmuş gibi, hastalığın resim yapmayı sürdürmeme engel olmadığını yineliyorum kendime.” (Vincent Van Gogh, Theo’ya Mektuplar, çev. P. Kür, YKY, İstanbul, 1996.)

S.’nin resimlerinde, bazen yalnız bir ağaç, bazen solmuş bir çiçek, bazen kırık bir deniz kabuğu, bazen de resmin detayında yakaladığınız bir doktor tabelası buluyorsunuz. Resimlere bakarken içiniz bir ısınıyor, bir üşüyor. Bir resmin derinlerinde oyuncak bir ayıcık oturuyor. Bir başkasında yüzü silinmiş denizkızları ya da deniz bebekleri… Uçup giden bir kız çocuğu… Ademler ve Havvalar… Saf saf melekler… Bir dönemin duaları… Gündüzler ve geceler…

“Hangi doktor iyileştirecektir Van Gogh’u? Deli-dehasının ürünlerini armağan ettiği hekim, bu resimleri oğluna nişan tahtası olarak veren hekim mi?” (Ferit Edgü, Van Gogh Yüzyıl Sonra, Ada Yay., İstanbul, 1990.)

Resim ya da en geniş anlamıyla sanat, insanla nesnel gerçeklik arasındaki estetik ilişkidir. Dolaysıyla resim, insanın kendisini ifade etme araçlarından birisidir. Şizofreni gibi bir süreci yaşayan kişi için ise, bir biçimde kendini ifade edebiliyor olmak, başlı başına bir iletişim olanağı yaratmakla eşanlamlıdır. Tim Woodman’in rahatsızlığını anlatırken kullandığı şu ifade bu olanağı tanımlamaktadır:

“Gerçekten faydası olan şey sanat tedavisiydi. Resim yapmaktan büyük memnuniyet duydum ve bu duygu, sanki kişisel ahengime dair dile getiremediğim isteklerimi karşılamanın da Ötesine geçti. ” (First Person Account: A Pessimist’s Progress, t. Woodman, Schizophrenia Bulletin, 13,329-331,1987)

S. için resim bir “sakinleştiriciydi. Huzur veren, dinginleştiren, onaran… Olumsuz bir olay yaşadığında ya da herhangi bir nedenle kendisini zorlanmış hissettiğinde, boyalarla, kağıtlarla, kalemlerle baş başa kalmak iyi geliyordu ona. Böylelikle düşünme süreçlerini zorlamıyor ya da “zararsız” bir şekilde kendi haline bırakabiliyordu. Şimdi ise, daha önce kimseyle paylaşamadığı ürünlerini başka insanlara sunma fikri, yepyeni bir iletişim köprüsü inşa etmek gibiydi.

“…Ama tavşan yeleğinin cebinden bir saat çıkarıp bakarak ivedi ivedi gitmeye başlayınca Alice fırlayıp ayağa kalktı: Çünkü birdenbire ayrımına varmıştı: O zamana kadar ne yelekli bir tavşan görmüştü, ne de yelek cebinden saat çıkaran tavşan! Merakından tarlada tavşanın arkasından koşmaya başladı, neyse tam zamanında yetişti de onun bir çit altındaki koca bir tavşan deliğine girdiğini gördü. Alice kendini deliğe attı: Buradan bir daha nasıl çıkabileceğini düşünmek usuna bile gelmemişti. Tavşan deliği önce bir tünel gibi düz gidiyor, sonra birdenbire dikleşiyordu. Alice bir an bile düşünmeye vakit bulamadan kendini düşüyor buldu. Ya kuyu çok derindi yahut Alice çok yavaş yuvarlanıyordu: Çünkü düşerken çevresine bakınacak, arkasından neler gelecek bakalım diye düşünecek vakit buldu.

Alice önce nereye gittiğini görmek için aşağı bakmaya çalıştı ama çevre o kadar karanlıktı ki hiçbir şey seçemedi…” (Alice Harikalar Ülkesinde, L. Carroll, çev. K. Burian, Cumhuriyet Yay., İstanbul, 1998.)

“Alice Harikalar Ülkesinde” adlı masalı, 1865 yılında Oxfordlu matematik profesörü Charles Dodgson, Lewis Carroll takma adını kullanarak yazmış. Gerçeği ve gerçekdışını, mantıklı olanı ve olmayanı inanılmaz bir düşgücü ile Freud’dan yıllar önce anlatmış bir matematik hocası. Bana öyle geliyor ki, masalla matematiğin kesiştiği yerde duruyor şizofreni. Masalları ve masal kahramanlarını da tanımakta yarar var:

“Sonunda, bu küçük kardeşin nasıl büyüyüp ileride kendisi gibi bir kadın olacağını düşündü. Nasıl daha olgun yaşlarda da, çocukluk çağının o saf ve sevgi dolu kalbini taşıyacağını, nasıl çevresine başka küçükleri toplayıp, onların uyanık gözlerini garip masallarla (belki de yıllar önceki harikalar ülkesi düşüyle) parlatacağını; kendi küçüklüğünü ve o mutlu yaz günlerini anımsayarak nasıl onların çocuk dertleriyle dertlenip çocuk sevinçleriyle sevineceğini düşündü.” (Alice Harikalar Ülkesinde L. Carroll, çev. K.Burian, Cumhuriyet Yay., İstanbul, 1998.)

S.’nin öyküsü sürüyor. Tedavisi de. Asıl ve en değerlisi, ortak bir paydada buluşma çabamız sürüyor. Birlikte. Resim sergisinde buluşmak üzere…

2016-12-22T21:29:54+00:00 22 Aralık 2016|0 Yorum

Yazar Hakkında:

Tıp eğitimini Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yaptı. Psikiyatri doçenti ve farmakoloji bilim doktoru. Ankara Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Klinik Şefliği görevini üstlendi.
Özellikle şizofreni ve konsültasyon liyezon psikiyatrisi alanlarında çalışan Dr. Soygür, asistanlığından itibaren çeşitli bilimsel örgütlerin kuruluşlarında görev aldı. 2005-2009 arasında Türkiye Psikiyatri Derneği (TPD) Şizofreni ve Diğer Psikotik Bozukluklar Çalışma Birimi Koordinatörlüğü yaptı. Halen TPD Onur Kurulu üyesi ve Psikiyatri ve Damgalama Çalışma Birimi koordinatörüdür. 2007’de Şizofreni ve Diğer Psikotik Bozukluklar; 2010’da Şizofreni Tedavi Kılavuzu kitaplarının editörlüğünü arkadaşları ile birlikte üstlendi. 2011’de yayımlanan Temel Psikofarmakoloji kitabında editör yardımcılığı yaptı.
Aynı yıl Uykusuz Çocuklar: Şizofreni Yazıları kitabı yayımlandı. Kış Bakışı adlı bir şiir kitabı var. Ülkemizde şizofreni hastaları, aileleri ve yakınları ile birlikte örgütlenme çalışmalarının içinde başından itibaren yer aldı.
Kurucularından olduğu Şizofreni Dernekleri Federasyonu’nun Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini üstlendi. Şizofreni hastalarının çalıştığı Mavi At Kafe’nin kurulmasını sağladı. Toplumda şizofreninin doğru tanınması, damgalama ve ayrımcılığa karşı mücadele ve şizofreni hastalarına mümkün olan en iyi tedavi ve rehabilitasyon olanaklarının sunulabilmesi çaba sarfediyor.
Kuruculuğunu üstlendiği ve on yıl çalıştığı Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Kliniği’ndeki şeflik görevi sırasında, psiko-onkoloji disiplininin yerleşmesi ve onkoloji çalışanları için ruh sağlığı hizmeti sunulmasına öncülük etti. Sağlık Bakanlığı Kanser Danışma Kurulu Psikososyal Destek Birimi’nin başkanlığını yaptı.

Yorum Yap