Muhteşemler Ülkesi

Buradasınız: ://Muhteşemler Ülkesi

Muhteşemler Ülkesi

Muhteşemler Ülkesi, doğuştan ya da sonradan fiziksel ya da akli anlamda “anormal” olan insanlara dair fantastik bir anlatı. Çoğu çocuktan oluşan bu ülkenin bilgesi olan Asosyal Bilge, bu özelliği olmayan insanlara “normal” adını takmış. Muhteşemler Ülkesi’nde sınırlar yok ve herkes çok mutlu. Ana karakter yarı insan yarı balık olarak Felluce’de doğan Bahri, ona Normaller Ülkesi’nde yardımcı olan Şizofren Kız, dostu Kedibalığı ve Geveze Albatros, Ayyaş Hırsız, Van Gogh, Dadigo, Örümcek Kız, Su Perileri, Caretta Caretta… Bahri’nin maceralarını anlatan bu fantastik anlatıda, normal, anormal, mutluluk, insanlar, hayvanlar, doğa gibi kavramlar anlatılıyor.

Felluceli Balık

İnsan bazen acizliğinin nedenlerini kendi lehine çevirmek zorundadır. Bir zamanlar hastane olan şu yapıdan geriye kalan derme-çatma duvarlarda yankılanan bir kadının çığlıkları da, doktorları buna zorluyor. Doğum sancısı çeken kadının başında bulunan bir doktor ve hemşire, geceleri zifiri karanlığa çeviren elektriksizlikten yakınmadan işlerini yapıyor. Şehre atılan her bombanın yaydığı göz alıcı ışık parıltıları, kadına doğum yaptırmak için gereken aydınlığı veriyor. Tam yedinci ve son aydınlık, lanetli bir bebeği doktorun ellerine veriyor. Anne baygın, doktor ve hemşire suskun…

Gün, geceyi arkasına alırken, bebeği gören anne basıyor feryadı: “Kocamın annesinin bedduaları bana bunu verdi! Bu nasıl bir lanet yarabbi? Bu nasıl bir bebek?” Doktor, Allah’a isyan etmemesini ve fakat bu tuhaf yaratığın da yaşama ihtimalinin çok olmadığını söylüyor. Anne, birbirine yapışık tek bacaklı ve insan demeye bin şahit isteyen bu canlıyı çaresiz emzirmeye başlıyor. Her ne kadar üst kısmı bir insan görünümündeyse de, alt kısmı neredeyse bir balığa benziyor. Herhangi bir cinsel organı olmayan bebek, tıpkı balıklar gibi kuyruğunun yan tarafından boşaltım yapabiliyor.

Ertesi gün kadının evine toplanan kalabalık, kıyamet alameti bu canlının başında dövünerek dualar ediyor ve bir an önce canını vermesi için Allah’a yakarıyor. Sesi zar zor çıkan bu şey, kalabalığın ortasında açamadığı gözlerle meme aranıyor ama nafile… Anne bitkin ve acılı feryatlarla, bir balık gibi bitişik bacağını oynatan bu canlının kendinden çıktığına inanamıyor. Belki de Hasan ile evlenmeseydi, kendisini istemeyen yaşlı Azime’nin bela okumaları sonucu ortaya çıkan bu şeyi doğurmazdı. Hem Azime ölürken, oğlunu da yanında götürmüştü. Hasan’dan geriye bir bacak, bir gömlek parçası kalmıştı. “Ah, Azime! Başıma dert veren bedduacı Azime! Söyle yerinde rahat mısın şimdi?”

Son zamanlarda, kıyamet alametleri epey artmıştı. Bazı bazı tek gözlü bebekler, kuyruklu bebekler, insan mı maymun mu olduğu anlaşılamayan garip canlılar doğar olmuştu. Korkuyla dilden dile dolaşan bu hikâyeler, Ecrin’i çok etkilediyse de, günün birinde kendisinin böyle bir varlık doğurabileceğini hiç aklına getirmemişti. Oysa istenmeyen gelin olmak ona pahalıya patlamıştı. Hasan’ın anılarını yaşatacak, bu kötü günlerde ona güç verecek bir umuttu bu çocuk. Şimdi ise yalnızca bir lanet, Azime’nin laneti…

***

Kısa sürede öleceği düşünülen bebek inatla hayata tutunurken, günler geçtikçe komşuların hoşnutsuzluğu sadece bebeğin değil, annenin de uğursuz ve lanetlenmiş olabileceği söylentilerini dilden dile taşıdı. Ecrin, bu lanetten kurtulmak için hiçbir şey yapamadığına göre, en azından bir yolunu bulup, Basra’ya gidebilir ve hayatta kalan tek akrabası yaşlı Halilullah Amca ile birlikte bu sırrı saklayabilirdi. Aslında Felluce’den Basra’ya varacak bu tekinsiz yol, şimdi yaşadığı cehennemden farklı değildi ama belki de ölmek, bir kurtuluş olurdu ikisi için de…

Ecrin’e bu uğursuz günlerde yemek getiren ve meraklı gözleri evinden uzaklaştırmaya çalışan tek komşusu yaşlı Efhem ve kocası Feyzullah, hem bebeğin hem de Ecrin’in buradan gitmesinin en iyi şey olduğuna hemfikirdiler. Şüphesiz, Allah kullarını savaşta da olsa türlü türlü sınardı. İşte bu bebek de Ecrin’in sınavıydı ve Ecrin ne olursa olsun kendisine emanet edilen bu canlıyı beslemek ve korumakla yükümlüydü. Metanetli olmalı ve sabırla Allah’a dua etmeliydi.

Kundağa sıkıca sarılınca, normal bir bebek gibi görünen bu canlıyı kucağına alan Ecrin, Feyzullah’ın Felluce’den Nasiriye’ye taşınan akrabalarıyla birlikte şehri terk edecek, yolun Nasiriye’den sonrasına devam edebilmesi için de, araç bulma konusunda ona yardım edeceklerdi. Allah’a emanet uğurlanan Ecrin, tek adımını arabaya atmıştı ki, “şeytan Yezidi’nin doğurduğu!” küfrüne eşlik eden iri bir taş, sırtına isabet etti. Sarsılan Ecrin’e siper olup, onu araca bindiren Feyzullah, 10 yaşlarındaki çocuğa yönelince, çocuk sokaktaki yıkık taş ve tahta yıkıntılarının üstünden sıçraya sıçraya gözden kayboldu.

Araçtakiler korku ve biraz da tiksinme dolu bakışlarını yol boyunca Ecrin ve kucağındaki sabiden ayırmadılarsa da, yolda ekmeklerini paylaşmaktan ve onu gideceği yere güvenli bir şekilde teslim etme fikrinden caymadılar.

Savaş, şehirleri içindekilerle beraber yok etmişti. İnsanlar, hayvanlar, evler, kütüphaneler… Bir kültürü âdeta kökünden kazıyordu uçaklar, bombalar… Bazen direnişçilerden, bazen işgal güçlerinden, bazen de “Ali Baba” dedikleri hırsızlardan kaça, saklana yol aldılar. Kafile, askerden korkmuyordu, hırsızlardan korktuğu kadar… Aç, yorgun, üzgün ama lüks bir arabanın içinde yolculuk etmek, hayatın onlara yaptığı bir şaka gibiydi…

Kim bilir ne zaman etkisini gösterecek savaş travması, şimdilik çocukların boş kovanlarla, tanklarla oynamasına engel değildi. İşgalcilerin botlarını boyayan bir ayakkabıcı çocuk, fotoğrafını çeken askere en yakışıklı gülümseyişi atıyordu. O kara gözlerin arkasını görebilen bir gazeteci ise “yılın en iyi basın fotoğrafı ödülünü” alabilirdi.

***

Bir zamanlar şehirlerin şehri olan Basra’nın Nehrü’l Aşar bölgesindeki küçük köylerden birinde yaşayan Ecrin’in amcası Halilullah, savaştan önce balıkçıydı. Gerekmedikçe konuşmayan, sakin mizaçlı, kendi hâlinde ve dindar bir kimseydi. Yalnız yaşayan Halilullah Amca, kızı gibi sevdiği Ecrin’i karşısında görünce gözyaşlarını tutamadığı bir tebessümle kollarını açtı. Ecrin’in kocasının ve kayınvalidesinin ölüm haberini almış, ancak hem yaşı ve sağlık durumu hem de işgal nedeniyle Felluce’ye gidememişti. Şimdi ise onu böyle kanlı canlı yanında görmek, Halilullah’ı çok mesut etmişti. Üstelik bir de torunu olmuştu. “Maşallah, ismi nedir Ecrin? Torunum erkek midir, kız mı?”

Ecrin: “Daha isim koymadım amca” dedikten sonra çocuğun durumunu ertesi gün anlatmaya karar verdi. Ne de olsa çok yorulmuştu ve erkenden uyumaktan başka arzusu yoktu. Çocuğun henüz isminin olmamasına şaşırsa da, ismi kendi koyacağı için son derece mutlu olan amca, sabaha kadar torunu için isim düşündü durdu. Gece, amca için uzun; Ecrin için derindi. Bebek, sessiz, uslu ve garipti…

Sabah namazına kalkan amca Halilullah, yeğeni uyanmadan önce iki tas çorbadan oluşan kahvaltıyı hazırlamıştı bile… Ecrin, amcası ile sofraya oturduğunda, bebek de minderin üstünde yatarak onları izliyordu. Bir süre olup biteni konuşarak hasret gideren yeğen ve amca, gözyaşlarını sık sık sildiler. “Bu sabiyi, Allah bize bağışladı, artık gülme ve şükretme zamanıdır kızım” demesiyle yeniden gözyaşlarına boğulan Ecrin, bebekle ilgili gerçekleri amcasına anlattı.

Merakla yeğenini dinleyen amca, konuşmasını bitiren Ecrin’e: “Ya, demek öyle…” diyerek bir süre sustu ve bebeğe baktı. Yerinden usulca kalkarak kundaktaki bebeği kucağına aldı ve bebek,  Halilullah Amca’ya gülümseyerek karşılık verdi. Bebeğin alnına küçük bir buse kondurduktan sonra, kundağı yavaşça açan Halilullah Amca, gördüğüne pek şaşırdı ama soğukkanlılığını korudu. Dahası, bebeğe karşı içinde karşı konulmaz bir merhamet ve şefkat uyandı. “Demek, bizim biricik emanetimiz sensin, Allah senin yaşamana izin verdiğine göre, senin de vardır bu dünyada bir kısmetin, adın Bahri’dir” diyerek bebeğin kulağına Allah’ın adıyla ismini okudu. Bahri; “denize ait olan, ondan gelen”…

Ecrin, amcasının bebeğe olan yaklaşımından, gözleriyle ona sevgi vermesinden o kadar etkilendi ki, gözyaşları yeniden aktı. “Amca, ben…” demeye kalmadı ki, Halilullah Amca: “Kızım, bu bebek Allah’ın sana armağanıdır. Sakın onu incitme, sevgini ve merhametini onun üstünden ayırma. Ne mutlu bana ki, ben de bu bebeğin dedesiyim. Allah ona ömür verdikçe, bizim de ömrümüz yettikçe onu koruyacağız ve seveceğiz.”

Ecrin’in üstünden büyük bir ağırlık kalkmıştı sanki… Sanki bebeği, bir anda dünyanın en güzel varlığına dönüşmüştü. İlk kez şefkatle göğsüne bastı bebeği ve Bahri, annesinin şefkatine tebessümle karşılık verdi. Gelecek günlerin onlara neler getireceğini Allah bilirdi, ama Ecrin’in içinde hissettiği umudu, belli ki bu küçük canlı da hissetmişti.

***

Günler geçiyordu, savaş eskisi gibi sıcak değildi. Yılların alışkanlığa dönüştürdüğü koşullarda yaşamak garipsenmiyordu artık. Sanki ölen yüzlerce insan ya da yerle bir olan şehirler, çok eski zamanlara ait anılarmış gibi… Her şey geçiyordu işte, insan yaşamayıp da ne yapacaktı ki?

Bahri, zeka ve davranışları bakımından normal çocuklar gibi gelişmeye devam ediyordu. Üstelik büyüdükçe yüz hatları bir erkeğe benzemişti. Ama her banyo sonrası, hem Ecrin hem de Halilullah Amca, bebekteki tek farklılığın bacak ve ayak şekli olmadığını görüyorlardı. Bebek, suyla ne zaman temas etse, belden aşağısı inanılmaz bir kayganlığa ve parlaklığa bürünüyordu. Sudayken öylesine keyifli oluyordu ki, kahkahaları evin dışına taşar olmuştu. Dile getirmekte zorlanıyor olsalar da, Bahri’nin farklı bir insandan çok daha ötesi olabileceğini anladılar. Üstelik bebek 1 yaşını doldurduktan sonra, yıllar geçtikçe onu nasıl taşıyabileceklerini, nasıl bakacaklarını da düşünmeye başladılar. Halilullah Amca yaşlıydı, ona bir şey olsa Ecrin tek başına bu Tanrı mucizesini nasıl büyütecekti? Bahri, normal bir insan gibi karada yaşamaya devam edebilecek miydi? Yeri burası mıydı, yoksa…

Halilullah Amca günlerce odasına kapanıp, kitaplarını karıştırdı. Allah’ın mucizelerine akıl sır ermezdi. O ki, Yunus Peygamber’i balığın karnında yaşatmış, Hz. İbrahim’i yakmak için kullanılan odunları balığa çevirmişti. Pekâlâ, sıradan bir insan kulunu da balığa dönüştürebilirdi. Ancak, üç kişi arasındaki bu mucizeyi korumanın tek yolu, onu gizlemekti, peki nasıl? Önce, bu mucizevî çocuğun gerçekten bir insan mı, yoksa yarı insan yarı balık bir canlı mı olduğunu anlamaları gerekiyordu.

***

Bir mayıs sabahı, Ecrin ve Halilullah Amca, çocuğu alıp sandala bindiler. Sahilden birkaç metre açıldıktan sonra, amca suya atladı. Daha sonra Ecrin, Bahri’yi sandaldan amcasına uzattı ve ikisi de merakla olacakları beklediler. Daha suya değer değmez, sevinçle kollarını ve bacağını hareket ettirmeye başlayan Bahri, suyun üstünde yüzmeye ve gülücükler atmaya başlamıştı bile. Olduğu yerde kalakalan Halilullah Amca ve Ecrin, şaşkın bakışlarla Bahri’yi izlemeye koyuldular. Bahri hızla yüzmeye başladı ve birdenbire yukarı sıçradıktan sonra, denizin altına daldı. Bir an paniğe kapılan amca-yeğen, bir süre Bahri’yi göremediler ve merakla beklemeye başladılar. İkisi de konuşmuyor, gözleriyle denizi tarıyorlardı. Birkaç dakika sonra, Halilullah Amca’nın yanında gülücüklerle su altından çıkan Bahri duruyordu.

“Bu gerçek bir mucize Ecrin, bunu görüyor musun? Bu inanılmaz!” Ecrin anlam veremediği bir coşkuyla Bahri’ye ve amcasına bakakaldı. “Bahri, sen Allah’ın bize verdiği bir mucizesin! Şükürler olsun, şükürler olsun!” Bahri’ye sevinçle sarılan Halilullah Amca, belden aşağısı bir balık kadar kaygan olan çocuğu elinden kaçırınca Ecrin’le kahkahalarını tutamadılar. Bahri bir kuyruğu andıran uzvunu neşeyle suya vurdukça, Halilullah Amca’nın yüzü ve sandaldaki Ecrin’in üstü başı ıslanıyordu.

***

Çocuğu sabahları erken saatlerde suya götürmeye karar verdiler. Bazen üçü bazen de sadece amca ve Bahri birlikte gidiyorlardı. Kimsecikler görmeden çocuğu yüzdürüyor sonra da kimse durumu anlamadan eve getiriyorlardı. Bahri; koyu teni, zümrüt yeşili gözleri ve kıvır kıvır siyah saçlarıyla olağanüstü bir güzelliğe sahipti. Üstelik oldukça da akıllıydı. Amcası okuma ve yazmayı, sayıları, duaları, türlü hikâyeleri ona kolaylıkla öğretiyordu.

Halilullah Amca’nın kendi elleriyle yaptığı kayık büyüklüğündeki tahta küveti eve koyduklarında, Bahri günün büyük kısmını su içinde geçirmeye başladı. Zaman geçtikçe Bahri’nin kuyruğunda pullar oluşmaya başladı. Sudan çıktığında parlaklığını yitirse de üstünden çıkmayan pullar… Kim bilir belki bir gün solungaçları da çıkabilirdi. Ne olur ne olmaz, ona denizdeyken yiyebileceği yiyecekleri öğrettiler. Balıklar, çeşitli deniz bitkileri ve yosunlar… Bahri bir kere denedikten sonra ağzına ne balık ne de başka bir hayvanın etini aldı.

6 yaşına geldiğinde ise giderek gelişen kuyruğu ile daha fazla evde tutmak imkânsız hâle gelmeye başladı. Ecrin ile birlikte kendileri için zor da olsa, onu körfeze bırakmayı kararlaştırdılar. Çocuk artık suda yaşayacak ve anne ile amca da her gün gidip onu göreceklerdi. Madem karaya ait değildi; daha geç olmadan suda yaşamayı öğrenmeliydi.

Bahri suya alıştı, annesi ve amcası da bu duruma… Tam 13 yaşına geldiği günün öğleni anne ve amca, Bahri’nin yanına gelmek için yola çıktıklarında sessizce beklenen son nihayet geldi.

Okyanusun Çağrısı

Bahri, Halilullah Amca’yı ve annesi Ecrin’i beklerken, suyun kenarında kendi yaşıtı iki küçük çocuk gördü. Kamışlara bağladıkları iplerin ucuna solucan takarak balık avlamaya çalışan iki çocuk, kamışları bir suya daldırıyor bir çıkarıyorlardı. Küçük bir kayanın arkasına saklanarak onları izleyen Bahri’yi fark eden gözlüklü çocuk yanındaki arkadaşına: “Hey, şu çocuğa bak” diyerek Bahri’ye taş attı. İrkilen Bahri derhal suya daldı, ancak kuyruğu da görünmüş oldu. Gözlerine inanamayan çocuklar “Onun kuyruğu var! Balık adam, balık adam” diye bağırmaya başladılar.

Bahri, heyecandan ne yapacağını bilemedi. Hızla yukarı çıkıp, bir takla atarak yeniden suya daldığında gözlerine inanamayan çocuklar, suya taş atarak bağırıp çağırıyor, seslerini etrafa duyurmaya çabalıyorlardı. Bu sırada Bahri’nin yanına gelmekte olan Halilullah Amca ve Ecrin, bir terslik olduğunu anlayarak hızlandılar. Amca koşuyordu.

Bahri, yeniden suya dalarken başını kayaya çarpmış ve kısa süreli bir baygınlık geçirmişti. Bu sırada Bahri’nin yanına koşarak gelen iki çocuk, olta olarak kullandıkları uzun çubuklarla Bahri’nin su üstünde duran kuyruğunu dürtmeye başlamışlardı. Çocuklar bir yandan Bahri’yi sert sert dürterken bir taraftan da “Baba, amca, balık adam var!” diyerek bağırıyorlardı. Tam da bu sırada Bahri’nin imdadına yetişen yaşlı amca, çocuklara doğru koşarak onları kovaladı. Hıncını alamayan çocuklar, hem amcaya hem de ayılmakta olan Bahri’ye taş atıyorlardı. Bir taş, Bahri’nin kaşını yarmış, kanatmıştı. Uzaktan kendilerine doğru gelen birkaç adamı: “Suda canavar var, balık adam gördük” diyerek karşılayan çocuklar Bahri’nin ve Halilullah Amca’nın olduğu yönü işaret ediyorlardı.

Yaşlı gözlerle Bahri’nin kaşını elleriyle silen Halilullah Amca: “Demek, o gün geldi Bahri, artık daha fazla kalamazsın. Sana öğrettiklerimi unutma ve insanlardan uzak dur, onlar sana zarar verirler oğlum. Kaç buradan, canını kurtar. Seni ne kadar sevdiğimizi ve dualarımızın daima seninle olduğunu unutma! Elveda yavrum, elveda” diyerek Bahri’yi itti. O sırada gelen Ecrin zamansız gelen ayrılığa ve oğlunu kaybedecek oluşuna ağlayarak: “Oğlum seni çok seviyorum, bizi unutma!” dedi.

Bahri nemli gözlerle: “Anne, amca… Sizi çok seviyorum ve asla unutmayacağım” diyerek hızla uzaklaştı. Adamlar Halilullah Amca’nın yanına vardıklarında, amca Bahri’nin arkasından son kez bakıyordu. Adamlar: “Çocuklar ne diyorlar böyle, balık adamdan bahsediyorlar” deyince, onlara: “Ne balık adamı, çocuk aklı işte… Kocaman bir balık görmüşler sadece” dedi ki, eliyle kalbini tuttu. “Adam fenalaşıyor, hadi taşıyalım” diyerek kucaklarına aldıkları Halilullah Amca’yı uzaktan son görüşü bu olacaktı Bahri’nin. İşte bilinmez yolculuk böyle başlayacaktı.

***

Amcasının fenalaşmasına mı, çocukların onu yaralamasına mı, yoksa bir daha ailesini göremeyecek olmasına mı, neye üzüleceğine şaşırmıştı Bahri. Hayatında ilk kez acı çekmeyi, korkmayı, insanlara kesinlikle yaklaşmaması gerektiğini anladığı gündü 13 yaş… Hediye olarak, annesinin ve amcasının yokluğuna sarılmaktı… “Acaba deniz mi daha tuzludur, gözyaşlarım mı?” diye düşündü. Amcası yanında olsaydı, ona sorardı. Yorgunluktan bitap düşene dek yüzdü, yüzdü, yüzdü… Daha önce hiç görmediği sulara bedenini savurdu.

Dinlendiği zamanlarda deniz bitkileri yedi, aklına geldikçe ağladı, ta ki körfezin sonu okyanusa açılıncaya değin. Çok uzakta bile olsa, bir tekne görür görmez saklana saklana yol aldı kaderinin onu götürdüğü yere… Bazı zamanlar kıyıya doğru yüzdü, uzaklardan şehirlerin ışıklarını gördü ama asla Basra’ya dönmedi. Annesi ve amcası hayal oldu uzaklarda…

Birkaç gün boyunca körfezde bu kocaman balığı ya da canavarı arayıp durdu küçük tekneler. Bahri’yi bulamasınlar diye amca ve Ecrin dua ettiler. Bahri ki, çoktan buraları terk etmişti…

***

Gideceği yeri bilmeden, oradan oraya savrulan Bahri bir gece ölümle karşı karşıya geldi. Açıkta avlanan balıkçıların ağlarına takılıvermişti, ne yapsa nafile. Binlerce balıkla aynı ağda can havliyle çırpınıp durdu. Bir süre sonra kaderine razı olurcasına: “İnsanlar beni öldürecekse, hazırım işte” dedi ve hareketsizce bekledi. Tam o sırada, birdenbire kılıç balıklarının etraflarını sardıklarını gördü, biri ağın bir bölümünü hızla kesti. Bahri, kurtulmaya çalışan balıklarla birlikte deliğe yöneldi. O sırada bir ses duydu: “Bu tarafa gel, çabuk!” Kafasını çevirdiğinde büyük bir Kedi Balığı gördü. “Sen, benimle mi konuşuyorsun?”

“Evet, acele et, benimle gel, hızlı yüz hadi!” Birlikte epey yol aldıktan ve tehlike geçtikten sonra durdular. Bahri: “Teşekkür ederim, az kalsın ölecektim.”

Kedi Balığı: “Evet, kurtulduğuna sevindim. Kılıç balıklarını görünce belki ben de birini kurtarabilirim diye oraya geldim. Şanslısın.”

Bahri: “Siz, hep birbirinize yardım ediyorsunuz demek ki?”

Kedi Balığı: “Kendi adıma her zaman değil, ama insanlar ve onların ölümcül ağları olduğunda… Ağlarda toplanmış balıklar, kılıç balıklarının kolayca avlanmasını sağlar; ama ben o sırada seni görünce, ilk başta bir insan olduğunu sandım ve çok şaşırdım. Sonra kuyruğunu görünce daha da şaşırdım ve içgüdüsel olarak yardım edebileceğimi düşündüm. İlk kez senin gibi bir balık görüyorum.”

Bahri: “Şey ben tam olarak bir balık değilim, yani yarı balık yarı insan ya da onların deyimiyle bir canavar.”

Kedi Balığı: “Canavar mı? Sen mi? Hiç sanmıyorum. Biraz farklı olduğunu kabul etmeliyim ama kötü biri olduğunu sanmam. Yaşıma güven evlat, senin nasıl biri olduğun anlaşılıyor. Peki, seni ne diye çağırıyorlar yani canavar dışında?”

Bahri: “İsmim Bahri, bu ismi amcam koymuş. Ya sen?”

Kedi Balığı kendine bakarak: “Şey, gördüğün gibi ben bir Kedi balığıyım. Evet, ismim bu…”

Bahri: “Tanıştığımıza memnun oldum Kedi Balığı.”

Kedi Balığı: “Peki, nerede yaşıyorsun Bahri?”

Bahri biraz mahcup: “Şey, aslında artık bir evim yok. Ben öyle geziniyordum etrafta.”

Kedi Balığı: “İstersen, yani kalacak bir yer arıyorsan benimle kalabilirsin. Buraya yarım gün mesafede bir kayalık var, orada avlanır orada dinlerim. Sakin ve güvenlidir.”

Bahri bir hazine sandığı bulmuşçasına: “Gerçekten mi? Evet, elbette çok isterim.”

Kedi Balığı gülümseyerek: “Peki, o hâlde gidelim.”

Kayalıklar, Kedi Balığı’nın dediği kadar vardı. Hem güzel, hem de güvenliydi. Bu küçük mercan adası Bahri için de harika bir ev demekti, üstelik bir de dost kazanmıştı. Demek, dostları artık balıklar olacaktı. Kayalıklara vardıklarında Kedi Balığı avlanırken, Bahri de çeşit çeşit deniz bitkisiyle kaplı alanda karnını doyurdu. Birbirlerine hikâyelerini anlattılar. Bahri ailesini; Kedi Balığı da oğlunu kaybetmişti. Merhaba yeni aile…

Geveze Albatros

Yıllar geçti, Bahri 17 yaşında olağanüstü bir insan ve olağanüstü bir balık oldu. Güçlü kolları ve güçlü bir kuyruğu vardı. Suyun altında nefes almadan bir saat geçirebilirdi. Kuyruğu ne kadar kaygan ve pulluysa, belden yukarısı da o kadar pürüzsüz ve esmerdi. Beline kadar gelen kıvır kıvır saçlarını ara sıra yosunlarla bağlıyordu. Bağlamadığı zamanlarda su altından yukarı doğru hızla çıktığında, saçlarından yayılan deniz suyu birkaç metrelik bir alana düşebiliyordu. Gün batımında onu bu şekilde gören bir insan, kusursuzluğuna âşık olabilirdi. Ancak Bahri için ne cinsellik ne de bir aşk fikri vardı. Sadece çok hoşuna giden deniz canlılarına, gökyüzüne, ayın ve güneşin denizde bıraktığı parlaklıklara gözünü ayırmadan bakıyor, âdeta büyüleniyordu. Uzak şehirler ve onların insanları onu korkutuyordu ama şehrin ışıklarının denizdeki yansımasına ve zaman zaman atılan havai fişeklerin yaydığı ışıklı şekillere de hayranlık duyuyordu.

Bir yaz öğleninde, dostu Kedi Balığı biraz avlanırken, Bahri de iki avucunu birleştirerek içine aldığı suyu dışarıya doğru fışkırtıyordu. Bu eğlenceli oyunu, ona amcası öğretmişti. Her defasında daha da ileriye sıçratarak, ne kadar uzağa su atabileceğini merak ediyordu. Üçüncü denemede, Bahri’nin hemen ilerisine dalmak üzere olan bir albatrosun sinirli sesiyle duraksadı: “Gözüme su kaçırarak, dikkatimi dağıttın! Şu leziz ringa da sayende kaçmış oldu bay sulu şakacı!”

Bahri hayretler içinde: “Sen de mi konuşuyorsun?”

Albatros: “Elbette konuşuyorum, görünüşe bakılırsa sen de!”

Bahri: “Özür dilerim, isteyerek yapmadım. Ben seni fark etmemiştim bile… Konuşabildiğini bilmiyordum, yani sen suda değilsin ve…”

Albatros: “Senin yüzünden şimdi yenisini bulmak zorundayım” diye cümleyi bitirdiği an, suyun bir metre altında gördüğü yeni bir ava doğru hızla daldı. Albatros’un bu hareketi ile heyecanlanan Bahri de aynı anda suya dalınca, ikinci balık da kaçmış oldu. Sinirle yüzeye çıkan Albatros: “Sen geri zekâlı mısın ha? Benimle bir problemin mi var? Neden sürekli avımı kaçırmama neden oluyorsun?”

Bahri: “Sen birden hareket edince, bir şey oldu sandım. Özür dilerim, seni engellemek istememiştim.”

Albatros: “Ağzından çıkan tek şey özür dilemek ve buna rağmen sürekli sinirimi bozuyorsun.”

Bahri: “Tamam, o zaman izin ver de telafi edeyim. İlerideki Kedi Balığı’nı görüyor musun?”

Albatros: “Şu şişman yaratığı mı? Evet…”

Bahri: “O benim arkadaşım ve şu anda avlanıyor. İstersen, senin için bir parça balık isteyebilirim?”

Albatros: “Bir parça mı dedin? Açlıktan ölüyorum ben… Şöyle iri bir balık istiyorum, mümkünse yağlı ve zehirsiz olsun. Mümkünse renkli de olmasın, mümkünse…”

Bahri çoktan arkadaşı Kedi Balığı’na doğru yol almıştı bile. Albatros, uzaktan ikisinin konuştuklarını görebiliyordu. Biraz sonra Kedi Balığı ve Bahri, Albatros’un yanına geldiler. Kedi Balığı’ndan biraz ürken Albatros hızla kanat çırpmaya başlamıştı ki, Kedi Balığı, kuyruğundan tuttuğu henüz canlı balığı Albatros’a doğru uzattı. Balığı hızla midesine indirdikten sonra: “İşte şimdi keyfim yerine geldi. Acaba, bir tane daha alabilir miyim, bay nazik Kedi Balığı?”

Kedi Balığı: “Evet, ama önce teşekkür edebilirsin değil mi? Üstelik beni görünce ürktüğün de gözümden kaçmadı. Merak ediyorsan, balık yemeyi albatrosa tercih ederim.”

Albatros: “İyi ama asıl teşekkür etmesi gereken tam iki kez avımı kaçıran ve yanında duran şu insanımsı şey! Sahi, ilk kez senin gibi bir canlı görüyorum. Senin türün de nedir böyle?”

Bahri gülümseyerek: “İnan, ben de emin değilim. Sanırım, balık özellikleri taşıyan bir insan olmalıyım.”

Albatros: “Hımm, ilginçmiş. Yani Kedi Balığı gibi mi? Gerçi, o pek kediye benzemiyor ama…”

Kedi Balığı sinirlenerek, bir an Albatros’a doğru yöneldi: “Yaklaş da sana Kedi Balığı’nı göstereyim!”

Albatros havalanarak: “Yani ben aslında sizin birbirine benzeyen iki iyi arkadaş olduğunuzu söylemek istemiştim.”

Bahri: “Bu arada ismim Bahri, senin bir adın var mı?”

Albatros: “Ah, insanlar ve insanımsılar… Her şeye bir isim koymak zorundasınız. Ben bir albatrosum işte, yetmiyor mu?”

Bahri: “Affedersin, ben daha önce hiç konuşan bir kuş görmemiştim. Seni görünce, bir ismin var sanmıştım…”

Albatros: “Kuş mu? Ben bir albatrosum Bahri! Senin insan türü olman, Bahri olmanı nasıl değiştirmiyorsa, benim kuş türü olmam da albatrosluğumu değiştirmiyor.”

Bahri: “Özür dilerim, ben…”

Albatros: “İşte yine başladık. Özür dilemeyi keser misin artık? Üstelik keçileri kaçırmış bir yaşlı balıkçı var. Sandalına yaklaştığımızda her birimize tuhaf tuhaf isimler takıyor. Ben bazen “lanet kuş” bazen “ baş belası” bazen de “açgözlü sersem” oluyorum. Ama bunlardan birini söylemeni istemem doğrusu. Bana kısaca Albatros diyebilirsin.”

Bahri: “Peki, Albatros. Nerede yaşıyorsun?”

Albatros: “Şu ilerideki küçük kayalığı görüyor musun? İşte, bu aralar orada yaşıyorum. Ben gezgin ruhluyum, macerayı severim.”

Bahri: “O hâlde seni zaman zaman ziyaret etmeyi isterim, görünüşe göre insanlar hakkında bilgi sahibisin.”

Kedi Balığı, Bahri’ye: “Ciddi misin gerçekten?”

Bahri: “Evet, neden olmasın? Hem belki birbirimize yardım edebiliriz. Ben sana avlanacağın yerleri gösteririm, sen de karadakileri tanıdığın için, bana onlardan bahsedersin.”

Kedi Balığı: “Bunun iyi bir fikir olduğuna emin misin?”

Bahri, Kedi Balığı’nı dürterek: “Elbette, bunu çok isterim.”

Albatros: “Gördüğün gibi, bazı insanımsılar senden daha az şüpheciler Kedi Balığı.”

Kedi Balığı: “Ben gidiyorum, seni mercanların orada bekleyeceğim. Size iyi günler Albatros.”

Bahri: “Tamam, orada görüşürüz Kedi Balığı…”

Albatros: “Şu arkadaşın biraz tuhaf gibi…”

Bahri: “O iyi biridir, sadece biraz korumacı o kadar…”

Albatros: “Söylesene, insanları neden merak ediyorsun? Orası çok tehlikelidir. Her şey sürekli hareket hâlindedir ve her an her şey değişir. Ben olduğum için söylemiyorum ama bazen şiirsel olduğumuzu düşünüp, resmimizi yaparken; bazen de bizden rahatsız olup, bizi estetik yoksunu ya da açgözlü bulabiliyorlar. İnsanlar çok tuhaf, kesinlikle güvenilemez, kesinlikle…” Birden, unuttuğu bir şeyi hatırlamış gibi: “O-o! Nasıl da tahmin edemedim. Sen de onlardansın değil mi? Şu… Neydi adı… Muhteşem, evet Muhteşemler… Şimdi sınav da oluyorsundur?

Bahri: “ Şey… Anlayamadım, ne muhteşemi, hangi sınav?”

Albatros kendi kendine ‘Ahh! Yine pot kırdım. Demek henüz haberi yok’. “Sınav mı dedim? Iyy!  Bu çok sıkıcıdır. Ben sınavları hiç sevmem. İnsanlarınsa en büyük hobileri sınav, düşünebiliyor musun? Üstelik bu kötü alışkanlığa henüz çocuk yaşta başlıyorlar. Gerçekten başlamanı tavsiye etmem. Sınava bir kez bulaşırsan, ömrün boyunca tıpkı insanlar gibi bir sınavdan diğerine girip çıkarsın. Üstelik geçip geçmeyeceğin de genellikle şansa bağlıdır.”

Bahri: “Demek sınav oluyorlar.”

Albatros: “Ya, evet sınav…” Kendi kendine: ‘Asosyal Bilge bunu duymasın.’ “Şimdi gitmem gerek. Sonra görüşürüz” diyerek kayalıklara doğru kanat çarptı.

Kedi Balığı’nın yanına gelen Bahri: “Biraz ilginç birine benziyor ama zarar vereceğini düşünmüyorum.”

Kedi Balığı: “Kötü biri olacağını ben de sanmıyorum ama gıcık bir tarafı olduğunu eklemeliyim. O sadece biraz kaba, bencil ve boşboğaza benziyor.”

Bahri bunun üzerine gülünce, Kedi Balığı da gülmeye başladı. Kendisini bekleyenlerden habersiz Bahri: “Aslında bir şeylerden bahsediyor gibiydi ama anlayamadım. Sanki o… Muhteşemler, evet evet muhteşemlerden bahsediyordu.”

Kedi Balığı’nın yüzü değişir gibi oldu: “Düşündüğüm gibi boşboğazın biri işte, haydi yarış yapalım” diyerek ileriye atıldı.

Bahri: “Demek öyle ha, seni geçeceğim” dedi ve yüzmeye başladı.

Çok uzaklarda bir bankta oturan kızın gözleri, gülümseyerek onları izliyordu…

Resimleyen: Belyanur Uygun

Hikayenin devamını okumak için tıklayın.

2017-04-27T21:15:44+00:00 27 Nisan 2017|4 Yorum

Yazar Hakkında:

2012 yılında geçirdiğim bir kriz sonunda tedavi görmeye başladım. Tedavimin ilk iki ayında bu uzun anlatıyı, Novella’yı yazdım.

4 Yorumlar

  1. düşsel sarman 27 Nisan 2017 at 21:59 - Reply

    İnatla, umutla yazı beklediğimiz Jiletten Gemi’ye yazan Soytarı Martı varlığınla, yazdıklarınla bizi çok mutlu ettin. Dileğimiz okurlara ulaşmak olduğu kadar yazarlara da ulaşmak… Muhteşemler Ülkesi’ni iyi ki yazmışsın.

    Bahri’yi tanımak insana umut veriyor.

  2. serap 28 Nisan 2017 at 16:20 - Reply

    Devamını sabırsızlıkla bekliyoruz.

    • Site yönetimi 28 Nisan 2017 at 17:12 - Reply

      Hikayenin devamı da yayınlandı. Okumak için tıklayın.

  3. fatos canborgil 28 Nisan 2017 at 21:38 - Reply

    Bu, güzel, sürükleyici ilginç yazın için çok teşekkürler Soytarı Martı.

Yorum Yap