Muhteşemler Ülkesi-2

Buradasınız: ://Muhteşemler Ülkesi-2

Muhteşemler Ülkesi-2

Hikayenin birinci bölümünü okumak için tıklayın.

Su Perilerinin Şarkısı

Bir gece, Bahri kafasını sudan çıkardığında ay ışığının aydınlattığı yakamozların parıltısı denizin üstünü muhteşem bir ışık seline çeviriyordu.

Lacivertin, derin mavinin büyüsü doğadaki diğer renklerden daha azametli olduğundan, insanı başka dünyaların var olduğuna inanmaya muktedir kılar. Evren denen gizemin büyüklüğü karşısındaki acizliğini, beş duyuyla algılayabildiklerinin yetersizliğini hissettirir ona. Bu ürperme hâli, onu mantığı ile korunmaya iter. O gizeme göre ise mantık, zayıf insan canlısının bazı durumlarla baş etmesini kolaylaştıran batıl bir inanç olabilir.

Yunus balıklarının halkalar çizerek ayın önünden geçiyormuş gibi denizde ilerleyişleri, bu lacivert rengi beyaz su dalgaları ile açan renk tonlarını oluştururken, ayın sessizliği bu büyüleyici varlıkların seslerine akustik sağlıyordu. Yunusların peşine takılan Bahri’nin saçları, suya her dalış çıkışında tel tel ışık pırıltılarını doğa ananın anı defterine yazıyordu. Birkaç saat süren bu hızlı takip onu yorup da, başını sudan çıkardığında, az önce takip ettiği bu şiirsel canlıların onu nasıl da bu kadar geride bıraktıklarına hayret etti.  Yunusların su çemberi görünmez oluncaya dek peşlerinden baktı.

Ayın suyu terk etmesiyle neredeyse zifiri karanlık olan denizde dinlenebileceği bir yer bulmaya karar verdi.  Ancak duyduğu bir sesle irkilerek, başını sesin geldiği yöne çeviren Bahri, bu olağanüstü sesin insandan mı, yoksa bir başka canlıdan mı geldiğine emin olamadı.

Ses o kadar yumuşak, o kadar davetkârdı ki, sese doğru ilerlemeye başladı. Ama sese doğru yaklaştığını hissettikçe, sanki ses daha da uzaklaşıyordu. Üstelik ortada görünen ne insan ne de başka bir canlı vardı. Çok yorulduğu için belki de var olmayan sesleri duyuyordu. Bir an durdu, ses yoktu. Evet, bu sadece bir hayaldi, annesini mi özlemişti? Kadın sesi miydi? Aslında buna da emin değildi. Çünkü ses, hayatında şimdiye kadar gördüğü hiçbir canlıya ait değildi.

Yönünü değiştirdiği an, yine o sesi duydu. Hareketsizce durdu ve dinlemeye başladı. Sese doğru ilerlemeye başladı ama ses yine durdu. Merakı, biraz da öfkeye dönüşmeye başlamıştı ki, sesi yeniden duydu. Sese doğru ilerleyince, ses yine uzaklaşıyor gibi geldi. Çaresizce arkasını döndü ve ne olursa olsun, bir daha sesin geldiği yeri aramayacağına karar verdi. Hızla sesin tersi yönünde yüzmeye başladı.

Birkaç dakika sonra tuhaf bir şekilde ses, ilerlediği istikamette ve giderek daha yakından duyulmaya başladı. “Bu da neyin nesidir?” diyerek yönünü tekrar değiştirdi. Ama kaç kez yön değiştirirse değiştirsin, ses her seferinde daha da yakından duyulmaya başladı. “Gerçek ya da değilsin, seni duymak istemiyorum!” diye öfkeyle bağırdığı anda, birkaç metre ilerisinde büyükçe bir kayalık belirdi ve kayalığın üstünde şimdiye kadar görmediği güzellikte onlarca kadın duruyor ve bu sihirli sesi çıkarıyorlardı. Onlardan gelen göz alıcı ışık, yakamozu bile gölgede bırakırdı.

Saçları, neredeyse tüm vücutlarını örtecek uzunlukta, parıl parıl parlıyordu. Tenleri ayı kıskandıracak kadar beyaz ve bir inci kadar pürüzsüz olan bu kadınların belden aşağıları ise balıktı. Kimi yeşil, kimi kırmızı, kimi mavi, kimi sarı renkte, âdeta usta bir mücevher işçisinin elinden çıkmış mücevherler gibi bedenlerini kaplayan pulları, kuyrukları hareket ettikçe göz alıcı parıltılar saçıyordu.

Fakat kusursuz bir güzellikte olmalarına rağmen, yüzlerinde en ufak bir ifade olmayan bu canlılar, sadece Bahri’ye bakıyor ve tılsımlı sesi çıkarmaya devam ediyorlardı. Bu ses çok tatlı bir melodiye sahipti ama bir şarkı gibi de değildi. Sanki bir insanın isteyebileceği tüm güzel ve değerli şeylerin, hislerin sese bürünmüş hâliydi. Belki de şimdiye kadar bulunmamış bir dildi bu; içinde harflerin olmadığı, gizemli notaların eşlik ettiği olağanüstü güzellikte bir dil…

Bahri’nin gözleri gibi dili de kilitlenmişti. Bu manzaranın karşısında ne kadar kalakaldığını anlayamasa da, kayalıkların üstünden atlayarak ona doğru yaklaşan varlıklardan birinin, elini tutup onu kayalıklara çekmesiyle silkindi.

Yavaş yavaş bu görüntüye alıştığında ise içini bir korkunun kapladığını hissetti. Kayalığın en tepesinde oturan balık kadın: “İstemeseydik, bizi göremezdin” diye cümleye başladı. Kızılın en güzel tonu beline kadar sarkan, yeşil gözlü bu kusursuz yaratık, diğerlerinden daha iri ve daha alımlıydı.

“Seni ilk önce bir insan sanmıştık, yönünü şaşırtıp yoracak sonra da boğulmanı sağlayacaktık. Bu güne kadar hiçbir insan, sesimizin etkisinden kurtulamadı. Ancak sen bizimle konuştun ve gücümüze karşı koymaya çalıştın. O hâlde bir insan olamazdın. Yarı insan yarı başka bir canlı olduğunu anladığımızda ilgimizi çektin.  Daha önce senin gibi bir varlık görmemiştik. Belinden aşağısı bize benziyor biraz ama bizden biri değilsin. Söyle nesin? Burada tek başına ne yapıyorsun? Yoksa lanetlenenlerden misin?”

Bu canlıların nihayet kendisiyle konuşması, Bahri’nin biraz olsun içini rahatlattı ama yakından bu varlıkların çok daha büyük olduklarını görmek acizlik hissini arttırdı. “Aslında ne olduğumu ben dâhil kimse bilmiyor. Annem ve babam insandı. Annem, onu hiç sevmeyen ninemin sürekli ettiği bedduaların, benim bu şekilde doğmama sebep olduğuna inanıyor. Ama az da olsa size benziyor olmalıyım. Peki, siz nesiniz?”

“Ben, görmüş olduğun bu perilerin kraliçesiyim. Bize ‘su perisi’ derler. İstersek yarı insan, yarı balık, istersek tümüyle insan görünümünde olabiliriz. Bizi rahatsız eden, koruduğumuz emanetleri çalmaya çalışan ya da ülkemize girmeye çalışan insanların ölmesi için elimizden geleni yaparız. “Nemf”, “denizkızı”, “siren” ya da “su perisi” diyerek hakkımızda pek çok efsane anlatırlar. Sesimizin, saçlarımızın güzelliği, pullarımızın parlaklığı anlatılır ve bizler denizcilerin, zor durumda kalan insanların düşmanları olarak anılırız. Oysa bize tehdit oluşturmayan hiçbir insan kuluna zarar vermeyiz. Tam aksine, yönlerini bulmaları için onlara yardım ederiz.”

Bahri: “Ama benim sizin varlığınızdan haberim bile yoktu. Nasıl zarar verebilirim ki? Hem ülkemiz dediğiniz yer neresidir onu da bilmiyorum. Ben, her gün içinde dolaştığım ve evim dediğim denizden başka bir yer görmüyorum. Sizin ve daha önce görmediğim bu kayalığın burada olmanız beni hem şaşırttı hem de ürküttü.”

Bu sözler üzerine tüm periler kahkaha atmaya başladılar. Peri Kraliçe: “ Elbette görmezsin, biz istemediğimiz sürece… Senin ‘evim’ dediğin deniz sadece bizim değil, başka birçok varlığın da evi ve ülkesidir. Sen, kendi algıların düzeyinde göremeyeceğin ve istemezsek asla giremeyeceğin ülkemize farkında olmadan geldin. Dolunay vakti yunusları takip edersen, seni buraya taşırlar. Onlar tüm canlıları severler ve zarar görmelerini istemedikleri için dolunay gecelerinde çok hızlı hareket ederler. Ama sen onları takip ettin… Seni geride bırakmak için çok uğraştılar ama ülke sınırına ulaştığında artık geçti… Biz istemediğimiz sürece de asla buradan çıkamazsın.”

Bahri: “Hangi ülke, ben küçük bir kayalığın üstünde oturmuyor muyum?”

Periler yeniden kahkaha atmaya başladılar. Kraliçe tuhaf bir melodiye başladığında, periler de ona eşlik ettiler. Birdenbire aydınlanan karanlık deniz, Bahri’nin gözlerini neredeyse yuvalarından dışarı çıkaracaktı. Burası, içinde yüzdüğü deniz değil, devasa bir ağacın üstünde kurulu kocaman bir tahttı. Hâlâ denizin içinde durmasına rağmen, ağaç denizden bağımsız gibiydi. Ne yerde, ne gökte, ne suda olan bir tuhaf ağaç ve üstünde mücevherlerle süslenmiş koca bir taht… Öyle ki mücevherlerden yayılan ışıltı, Bahri’nin gözlerini kamaştırmıştı. “Aman yarabbi! Bu da nesi böyle, bu gerçek mi yoksa düşümde mi görüyorum?”

Kraliçe kendinden emin: “Hayır, düş görmüyorsun ama bu bir rüyaysa en tatlısından olmalı, uyanmak istemediğin cinsten, yanılıyor muyum?” diyerek gülümsedi. Tahtında daha da dikleşerek: “Er-ya da geç buraya geleceğini biliyorduk. Yunusların getirdiği kaçıncı çocuksun, artık hatırlamıyorum bile ama doğduğun andan itibaren yerin belliydi. Sen de buraya aitsin, tabii bu o kadar da kolay olmayacak.”

Bahri: “Şey, bu tahtta oturmak için mi doğdum? Ben çocuk falan göremiyorum da…” diye şaşkınlıkla gevelerken, periler yeniden kahkaha attılar. Eliyle ‘susun’ işareti yapan Kraliçe: “Hayır, elbette tahtta oturmayacaksın. Burası bize ayrılmıştır, biz ülkeyi korumakla görevliyiz. Üstünde bulunduğumuz ağacın içinden geçerek, Muhteşemler Ülkesi’ne girebileceksin.”

Bahri: “Muhteşemler Ülkesi mi? Demek Albatros bundan bahsediyordu. Peki, neden bu adı almış?”

Kraliçe: “Bu, uzun bir hikâye… Binlerce yıllık bir tarihten söz ediyoruz. Bu konuda merak ettiğin her sorunun cevabını öğreneceksin, acele etmemelisin. Bu ülkeyi Muhteşemler Ülkesi yapan şey, senin gibi çocuklardır. Bu kusursuzluğun korunma yolu da, Normaller’in burayı bulamamaları ve asla giremeyecek olmalarından geçer.”

Bahri: “Normaller de kim? Benim gibi çok çocuk var mı? Hepsi yarı insan-yarı balık mı?”

Kraliçe: “Normaller, bizim dışımızdakilerdir. Onlar size “anormal” derler ve mutsuz ederler. Sizi dışlar, yok sayar hatta öldürürler. Buradaki her Muhteşem senin gibi değil, hatta sen en Muhteşemler’den birisin, benzerin yok. Kimi Muhteşem üç ayaklıdır; kimi yürüyemez; kimi göremez ve kimi de fiziksel olarak Normal’e benzemekle birlikte Normaller’in deyimiyle “anormal” düşünür. Onlara da çeşitli isimler takar Normaller… Biz senin gibi çocukları bu ülkeye alarak, onları korur ve ne kadar Muhteşem olduklarını onlara anlatırız. Burada Normaller’in yasası işlemez, her şey Muhteşemler’e göre düzenlenmiştir. Neyse… Öğreneceklerin için Asosyal Bilge ve diğerleri sana yol gösterecektir.”

Bahri: “Ama kolay olmadığını söylemiştiniz?”

Kraliçe: “Ah, evet yeteneklerin doğrultusunda birtakım görevleri yerine getirmen istenecek. Bu görevleri yerine getirdiğinde, eğer istersen burada sonsuza dek kalabileceksin ya da… Neyse. Şimdi içeri girsen iyi olur.”

Bahri: “Peki, ama ben yürüyemem, yani…” diyerek endişe ile belden aşağısına baktı.

Yeniden kahkaha atan perilerin seslerini bastıran Kraliçe: “Yürümek mi? Yürümek, uçmak, yüzmek… Ülkemizde istediğin gibi hareket edebilirsin, burada sınırlar yoktur Bahri. Sen nasıl istersen o şekilde hareket edersin, her şey sende başlayıp sende biter. O yüzden endişe etmene gerek yok…”

Bir an heyecanlanan Bahri, “Gerçekten mi? Bu harika, peki o zaman hazırım ben.”

Kraliçe: “Periler açılın, çocuk içeri girsin!”

Muhteşemler Ülkesi

Periler tahtın yanından ayrılınca, tahtın altında sonsuz gibi görünen delikten aşağı bakan Bahri, biraz ürktü. Çekinerek: “Şey, burası biraz…” dedi ki, periler arkasından boşluğa ittiler. Çığlık atarak aşağı doğru hızla düşen Bahri, etrafındaki köklerden bunun gerçekten de koca bir ağaç olduğunu fark etti. O kadar hızlıydı ki, korkudan kalbi ağzına gelecek gibiydi. Birden: “Keşke biraz yavaşlasam” diye düşündüğü anda yavaşlayıverdi. “Gerçekten de yavaşladım, ama bu nasıl mümkün oldu? Peki, durabilir miyim?” diye düşündüğü anda ise olduğu yerde durdu. Sevinçle: “Demek ki nasıl istersem o şekilde oluyor” dedi ve yeniden hızlanarak inmeye devam etti. Aşağıda bir ışık görünüyordu.

İlerledi, ilerledi ve birden aydınlık, koca bir mekâna vardı. Ağacın kökleri olmasına rağmen, aslında zeminle bir bağı yoktu. Yerden bir metre kadar yukarda duruyordu kökleri… Bahri merakla etrafına bakmaya başladı. Burası gördüğü ve belki de göreceği en muhteşem yerdi.

Yeşilin ve mavinin hemen her tonunun olduğu bu enfes ülkenin tam merkezinde kocaman, rengârenk bir saray yükseliyordu. Dört yanı sularla çevrilmiş bu sarayın giriş kapısında büyük harflerle kocaman “Gökkuşağı Sarayı’na Hoş Geldin Bahri” yazıyordu. Şaşkınlıkla “Benim geleceğimi biliyorlarmış!” diyerek saraya doğru ilerleyen Bahri, hayatı boyunca görmediği renk renk çiçeklerin, meyve ağaçlarının, küçük dere ve şelalelerin arasından geçiyordu. Her şey nasıl da renkli, nasıl da capcanlıydı…

Şimdiye dek gördüğü ya da duyduğu canlılara benzemeyen ya da bildiğinden çok daha farklı özellikler eklenmiş hayvanlar onu selamlıyordu âdeta… Mesela buradaki zebraların kanatları vardı. Zebralar uçabiliyor, kurbağalar koşarak hareket edebiliyordu. Maymunlar suya olağanüstü bir ustalıkla dalıp dalıp çıkıyor, balıklar ise sıra hâlinde çim tepeden zıplayarak küçük şelaleye atlıyordu. Kangurular yürüyor; panterler ve geyikler barış içinde yaşıyordu.

Hayretle onları izleyerek, kaleyle ana kara arasındaki bağlantıyı sağlayan yosundan yapılmış köprüden ilerlerken kapıda onu bekleyen kişiyi gördü. Sonradan isminin “Digi” olduğunu öğreneceği, kendi yaşlarındaki bu çocuğun tek bacağı tahtadandı ve sağ gözünde de tıpkı korsanlarınki gibi siyah bir bant vardı. Kafasındaki tüylü şapkayı çıkararak: “Aramıza hoş geldin Bahri” diyerek eğildi ve gülümseyerek onu selamladı.

Bahri: “Merhaba, bu güzel karşılama için çok teşekkür ederim. Ama tanıştığımızı hatırlamıyorum, beni nereden tanıyorsunuz?” diyerek çocuğa doğru ilerledi.

Digi: “Sen de anormal değil misin? Buradaki adınla Muhteşem… Tabii ki yerin burasıydı. Perileri bulduğunda, buraya geleceğini bildiğimiz için hazırlık yaptık. İsmim Digi, ben buranın rehberiyim, yeni gelen herkese Muhteşemler Ülkesi’ni ben gezdiririm. Bu arada tahmin ettiğimden daha da Muhteşem’sin.”

Bahri: “Teşekkür ederim, bugüne kadar annem ve amcam dışında hiç kimse bana iltifat etmemişti. Senin de harika göründüğünü belirtmeliyim. Demek tek bacağın tahtadan, sen de tahta bacaklı mı doğdun?”

Digi gülümseyerek: “Hayır, doğduğumda tahta bir bacağım yoktu. Tek bacaklı ve tek gözlü doğmuştum. Bana “tek gözlü şeytan” derlerdi. Ama bu ülkeye geldiğimde Asosyal Bilge’nin kitaplığında gördüğüm korsanlardan çok etkilendim. Tıpkı bana benziyorlardı, birkaç küçük değişiklikle ben de onlardan biri oldum. Bana “Korsan Digi” de diyebilirsin. Bu tahta bacak ve siyah bant beni gerçekten de karizmatik biri yapıyor değil mi?”

Bahri: “Evet, kesinlikle… Tanıştığıma memnun oldum Korsan Digi!”

Digi, şapkasının tüyü ile oynayarak: “Öğreneceğin çok şey var… Burada hepimiz istediğimiz şey olabiliriz. İstediğimizi yapabilir ve istediğimiz özelliklere sahip olabiliriz. Şey… Aslında istediğimiz dememeliyim. Asosyal Bilge, zaten içimizde olanları dışarı çıkardığımızı söyler.” Bahri’nin koluna girerek: “Hadi içeri girelim, herkes seni bekliyor.”

Birlikte saraydan içeri girdiler ve bu kocaman, rengârenk sarayın içine adım atar atmaz Bahri: “Gökkuşağı Sarayı gerçekten de çok renkliymiş” dedi. İnanılmaz güzellikte onlarca çocuk ortada koşuşturuyor, kimisi ziyafet sofrasını hazırlarken, kimi şarkı söylüyor, kimi dikiş dikiyor, kimi resim yapıyor, kimi de kahkahalar atarak sohbet ediyordu. Üstelik bazı çocuklar uçuyor, bazıları ise sarayın içinde bulunan küçük şelaleye taklalar atarak dalıyordu. Digi bir masanın üstüne çıktı ve bağırarak: “Muhteşemler, işte yeni arkadaşımız Bahri…” Bir an sessizlik oldu ve aynı anda “Hoş geldin Bahri” diyerek onu selamladılar. Bahri gülümseyerek: “Teşekkür ederim, burada olmak çok güzel” dedi.

Digi, Bahri’yi ziyafet sofrasına oturtarak: “Senin sebze ve yosun sevdiğini biliyoruz. İşte, en lezzetli deniz bitkilerinden senin için hazırladığımız yemekler” dedi ve sofradaki türlü yiyecekleri ona tattırdı.

Digi: “Zaman içinde herkesle tanışırsın” dediği anda sudan çıkıp yanlarına gelen ve her yanından su damlayan çocuğu işaret ederek: “Tanıştırayım, bu Dadigo… En sevdiği şey yüzmektir ve müthiş oyuncaklar yapar.”

Bahri elini uzatarak: “Tanıştığıma memnun oldum Dadigo, demek sen de yüzmeyi çok seviyorsun.”

Dadigo gülümseyerek elini uzattı ve bir şeyler söyledi fakat Bahri onu bir türlü duyamıyordu. Sanki sadece dudaklarını oynatıyordu. Bahri: “Özür dilerim Dadigo ama seni duyamıyorum.”

Digi gözlerini havaya kaldırıp, başını sallayarak: “Ah Normal alışkanlıkları… Benim hatam,  söylemeyi unuttum. Dadigo da bizim gibi doğuştan Muhteşem’dir. O konuşamaz ama biz Muhteşemler onu duyabiliriz. Onu sadece Normaller duyamaz. Sen Normal değilsin ama kulakların onlarınki gibi algılamaya başlamış. Daha dikkatli dinlersen, Dadigo’yu anlayabilirsin Bahri. Onun sesi kalbinden gelir, ağzına değil; kalbine odaklanmalısın. O zaman duyabilirsin” dedi ve bir elma alarak koca bir diş attı.

Bahri önce Dadigo’nun yüzüne, sonra da kalbine çevirdi gözlerini. Gerçekten de kalbinin olduğu yer sanki parlıyordu ve sözcükler duyulmaya başlandı: “Beni artık duyabiliyor olman güzel, buraya geldiğine sevindim Bahri.”

Bahri gülümseyerek: “Evet, ben de çok sevindim Dadigo. Yüzmek ikimizin de ortak noktası.” Bunun üzerine Digi ve Dadigo kahkaha atmaya başladılar. Bahri biraz mahcup “Şey, acaba yanlış bir şey mi söyledim?”

Dadigo: “Hayır, yanlış bir şey söylemedin ama buraya yeni geldiğin için bazı şeyler hakkında pek fikir sahibi değilsin. Dinle, Muhteşemler Ülkesi, sınırları olmayan bir ülkedir. Ne kadarını hayal edersen, o kadarını görebilir, duyabilir ve hissedebilirsin. Gökkuşağı Sarayı’nda yaşayan biz tüm Muhteşemler, Normal aklın alışkanlıklarından uzak yaşarız. Yani hayal gücüne göre uçabilir, yüzebilir, koşabilir, istediğin şekle bürünebilirsin. Her şey bakış açına ve hayal gücüne göre şekillenir. Mesela…” Digi’ye bakarak: “Haydi, Bahri’yi kuleye götürüp sonucu görelim!” Digi: “Evet harika bir fikir, böylece ne demek istediğimizi de anlamış olur.”

Bahri: “Kule mi, orada ne yapacağız?”

Dadigo: “Hadi takip et, göreceksin” dedi ve birlikte hızla kuleye doğru yöneldiler.

Tam kuleye yaklaşırlarken biri Bahri’ye çarptı ve ikisi de düştü. “Af edersin Bahri!”  Adı, Urkuç olan bu kız çocuğu üç bacağa sahipti.

Bahri: “Önemli değil, iyi misin?”

Urkuç: “Ben iyiyim, sen?”

Bahri: “Evet evet benim de bir şeyim yok.”

Dadigo: “Yine dans provası mı?”

Urkuç: “Evet, kafamdaki o sınırı bir türlü aşamıyorum. Gördüğünüz gibi döndüğüm zaman dengemi kaybediyorum ama pes etmek yok.”

Digi: “Bir gün başaracağına eminim Urkuç.”

Bahri: “Demek ismin Urkuç, ne tür dans ediyorsun?”

Urkuç: “Dönerek dans etmek istiyorum. Hızla dönerek küçük yıldızlar çıkarmak ve o yıldızları da izleyicilerin kucağına yollamak istiyorum. Ama istediğim hıza ulaşmak için gereken dengeyi sürekli bozuyorum. Üç bacağım olduğu için, Normaller bana “Örümcek Kız” diyorlardı ve “örümcekler dans edemezdi.”

Digi: “Ve Urkuç da Normaller’in ona sürekli tekrarladığı bu fikre kendini kaptırmış, kendine güvenini kaybetmiş ve hayal dünyasını küçültmüş. Bunu yenmek için uğraşıyor.”

Bahri: “Ben de Digi’ye katılıyorum. Sen harika bir dansçı olabilirsin Urkuç.”

Urkuç: “Teşekkür ederim… Bahri’yi kuleye mi çıkaracaksınız?”

Dadigo: “Evet, böylece her şeyi daha çabuk kavrayacak.”

Urkuç : “Sonra görüşürüz o halde” diyerek döne döne uzaklaştı.

Kule’nin girişine vardıklarında sonsuz gibi gelen merdivenlerden yukarı doğru baktılar. Digi: “Ben, uçan balonla gitmek istiyorum” dedi ve elinde beliren uçan balonu tutarak yukarı doğru yükseldi.

Dadigo: “Ben uçan bir zebra ile gitmek istiyorum” dedi ve aynı anda kendini uçan zebranın üstünde kuleye çıkarken buldu. Tek başına kalan Bahri’ye: “Haydi, sen de nasıl istiyorsan öyle çık. Sadece hayal et” diye seslendiler.

Bahri biraz düşündükten sonra gözlerini kapadı ve: “Ben kendi kanatlarımla uçmak istiyorum” dediği anda Bahri’nin bedeninde kanatlar çıktı ve o da uçarak kulede kendisini bekleyen arkadaşlarının arasında katıldı. “Bu harika bir his, inanamıyorum” diyerek kocaman beyaz kanatlarını açıp kapıyordu. Digi: “Kanatların istediğin kadar sende kalabilir, uçan balık” diyerek gülümsedi.

Bahri: “Şimdi kanatlarım yok” dediği anda eski haline döndü. Sonra: “Kanatlarım var” diyerek yine kanatlarına kavuştu. Onun eğlenceli hali, diğerlerini de eğlendirdi.

Kuleden, Muhteşemler Ülkesi tüm güzelliği ve ihtişamıyla önlerinde uzanıyordu. “Ne kadar da büyük, sınırsız bir ülkeymiş gerçekten.”

Dadigo: “Şanslısın, hayal gücün oldukça kuvvetliymiş, sınırları görmüyorsun.”

Bahri: “Peki ama şu uzaktaki siyah kale de neresi? Orada kim yaşıyor?”

Digi: “Çok mu uzakta?”

Bahri: “Evet, görmüyor musunuz?”

Dadigo: “Elbette görüyoruz Bahri ama senin gördüğün gibi değil…”

Bahri: “Ne demek istiyorsun?”

Dadigo: “İşte anlatmak istediğimiz şey tam olarak buydu. Senin uzakta gördüğün o kaleyi ben daha yakında ve sol tarafta görüyorum.

Digi: “Ben belli belirsiz görüyorum. Sadece siluet halinde, siyah bir yapı ama ne olduğunu da tam seçemiyorum.”

Dadigo: “Hayal gücümüz ve bakış açılarımız kaleyi farklı yerlerde algılamamızı sağlıyor.”

Bahri: “Yani bu her şey için geçerli, öyle değil mi?”

Digi “Evet, tam da öyle. Burada hiçbir şeyin kesinliği yoktur, her şey sana göre şekillenir. Hayal gücümüz ölçüsünde tanımları, sınırları ya da sınırsızlıkları kavrarız. Buradaki her çocuk için durum böyledir, burası hepimizin ama bir o kadar da sadece kendimizin ülkesidir”.

Bahri: “Peki orada kim yaşıyor?”

Dadigo: “Orada Almesti yaşıyor.”

Bahri: “Almesti mi?”

Digi: “Evet, hakkında çok fazla şey bilmeyiz ama oradan uzak durmamız tavsiye ediliyor. Almesti renklerden nefret eder, o yüzden her şey ya beyaz ya da siyahtır onun için ve sarayını da bu şekilde yaptırmış. Asosyal Bilge’nin anlattığına göre Almesti simsiyah giyinen, simsiyah uzun saçlı, zayıf ve bembeyaz suratlıymış. Şatosunda sadık hizmetkârları siyah teke ve yeşil cin ile birlikte yaşıyormuş. Aslında eskiden o da bizim gibi bir Muhteşem’miş. Ama sonra bir şey olmuş ve o da kendisine bu siyah şatoyu yapıp, orada yaşamaya başlamış. Normaller’e göre Almesti, korkulması gereken kötü bir varlık. Onların bebeklerini kaçırmakla suçlanıyor. Hizmetkârları da geceleri Normaller’in kâbuslarına giriyormuş. Ama Asosyal Bilge bu konuda fazla konuşmuyor.”

Bahri “Herkes Normaller’den bahsedip duruyor. Peki, tam olarak Normaller kim?”

Digi: “Nasıl anlamazsın? Normaller bizim olmadığımız, yani diğerleri işte… Bize “anormal” dedikleri için biz de onlara “Normal” adını verdik. Onların dünyasında bizim Muhteşem olduğumuz düşünülmez. Oradaki isimlerimiz “anormal”. Bizden korkar, tiksinir ya da dışlarlar. Buraya gelmeden önce onların arasında başına bir şey gelmedi mi yani?”

Bahri: “Tamam, şimdi anladım. Demek, onlara “Normal” deniyor. Peki, Asosyal Bilge kim? Onunla da tanışacak mıyım?”

Dadigo: “Elbette, büyük olasılıkla seni bekliyordur. Yarın onu görmeye gidersin.”

Digi, Dadigo’ya: “Bahri’ye anlatmamız gereken başka ne kaldı Dadigo?”

Dadigo biraz düşündükten sonra: “Ayrıca buradaki ağaçlar da özgürdür. Canlarının istediği yere gidip, orada dururlar. Burada her şey hareket halinde olduğu için, bir yeri tarif etmek de zorlaşır. Sabit duran tek ağaç, perilerin ağacıdır ki onun da gördüğün gibi kökleri yere değmez. Eğer ülkeden çıkman gerekirse, taht ağacına taze papatya götürmen gerekir. Onun en sevdiği yiyecek papatyadır ve papatyaları ona götürürsen ülkeden çıkmana izin verir.”

Digi araya girerek: “Burada herkes sevdiği şeyi yapar ve diğerleri de bundan faydalanır. Bugün senin için hazırladığımız sofrayı yemek yapma tutkusu olan Muhteşem Aşçı yaptı mesela ya da Dadigo’nun enfes oyuncakları ülkemizin çocuklarınındır. Bir de renkler…” dediği anda Digi ile göz göze gelerek “Şey… Aslında bir şey var ama bunu sana Asosyal Bilge anlatsa daha iyi olur. Onun anlatması gereken şeyi bizden duyman uygun olmaz sanırım” dedi ve ekledi: “Şimdi ne yapmak itiyorsan onu yap, ben yeni gelen varsa onu karşılamalıyım.”

Dadigo: “Ben de oyuncaklarımın başına dönmeliyim. Sen de dilediğin şeyi yapmakta özgürsün, belki diğerleriyle tanışabilirsin. Dinlenmek istersen, herhangi bir yerde uyuyabilirsin, burada her şey herkesindir, sonra görüşürüz” dedi ve zebraya binerek uzaklaştı.

Digi de: “Görüşürüz” diyerek uçan balona tutundu. Bahri bir süre daha kulede kalarak manzarayı izledi. Birkaç saat boyunca aklına gelen her şeyi denedi. “Şimdi belden aşağı tarafım bir at olsun.” “Şimdi kocaman kulaklarım var.” “Şimdi kel kafalı olmak istiyorum.” “Şimdi pembe bir kuyruğum var…”

Asosyal Bilge ve Normallikler Yasası

Ertesi gün karşısında arkadaşlarından birini görünce şaşırdı. Bu, dostu Caretta Caretta’ydı ve Asosyal Bilge’nin odasına giderken kendisine eşlik edecekti. Bahri:  “Senin burada ne işin var? Buraya rahatça girip çıkabildiğini söyleme bana? ”

Caretta Caretta gülümseyerek: “Ah Bahri, rahatça hareket edemediğim tek yer Normaller’in yanıdır. Biz hayvanlar, bu ülkeye rahatça girer çıkarız. Neredeyse buradaki tüm Muhteşemler’i tanırım.”

Bahri: “Peki, onlarla burada mı tanıştın, yoksa benim gibi buraya gelmeden önce mi?”

“Dışarıda tanıştığım ilk Muhteşem sensin.” Bay Caretta Caretta daha dün gibi hatırladı Bahri ile nasıl tanıştıklarını…

 “Çöplerinizi Evimize Boşaltmayın”

Gün, yanık tenlerin üstünde parıldarken, rüzgâr adeta bir yaz şöleni veriyordu koku algılarına. Güneş losyonlarına karışan iyot kokusu, ara sıra bira kokularından çalıyordu. Güneş gözlüklü, uçuş uçuş etekli kadınlar, meraklı çocuklar, tembel adamlar… Sıkıcı bir turist teknesinden bağıran Normaller’den biri, teknenin peşinden gelen yunusları işaret ederek: “Şu yunuslara bakın! Bizimle yarışıyorlar, bakın, bakın!”

Bir diğeri: “Bize selam veriyorlar.”

Küçük bir çocuk Normal, tek eliyle burnunu karıştırarak: “Anne, bize ‘merhaba mı’ diyorlar?”

Anne, çocuğun elini burnundan çekerken: “Evet, bizi selamlıyorlar canım…”

Kayalıklarda dinlenip, yosun yiyen Bahri kendini göremeyecekleri kadar uzaktan geçen bu gezi teknesini izliyordu. “O da ne?” Suyun üstünde beyaz bir poşet hareket ediyor. Hayır, poşete bir şey takılmış, bu da ne böyle?

“İmdaat, imdaat, kurtarın bu yaşlı Caretta’yı!” Beyaz poşetin tutma yeri boynuna takılan zavallı Caretta imdat çığlıkları ile yüzüyordu. Bahri hemen denize dalıp, Caretta Caretta’nın yanına geldi ve zavallı hayvancağızı poşetten kurtardı. Yutkunan Careta Caretta, minnet dolu gözlerle Bahri’ye bakarak: “Çok teşekkür ederim yabancı, bu yaşlı Caretta size minnettar.” Bir an sustuktan sonra: “Ama sen tıpkı insana benziyorsun. Şey… Ama balığa da benziyorsun.”

Bahri: “Evet, ben biraz anormalim ama önemli olan şimdi senin nasıl hissettiğin. Daha iyisin ya?”

Caretta: “Oh, evet… Öleceğimi sandım bir an. Derlerdi de inanmazdım. Büyükbabam da bu şekilde ölmüş biliyor musun? Hep bu Normaller yüzünden…”

Bahri: “Peki, bu nasıl oldu?”

Caretta: “Şu tekneyi görüyor musun?”

Bahri: “Elbette…”

Caretta: “İşte ben ve yunus arkadaşlarım, onların evimize atıp durduğu çöplerden bıktık, usandık. Yanlarına gidip, çöp atmamaları için onları uyarmaya çalıştık ama onlar bizi görünce bağırıp çağırmaya ve bir şeyler atmaya başladılar. Ne kadar bağırırsak bağıralım, bizi anlamıyorlar. İçlerinden küçük bir insan yavrusu da bu şeyi, içindeki çirkin tattaki bir etle bana fırlattı ve poşet de başıma geçti. Daha fazla takip edemeyeceğimi anladım ve bana yardım edecek birini aramaya karar verdim. Nihayet bana yardım ettin, ne kadar teşekkür etsem azdır.”

Bahri: “Önemli değil, adım Bahri bu arada ve sen de…”

Caretta: “Ben de bir Caretta Caretta’yım.” İşte tanışmaları tam olarak böyle olmuştu.

Birlikte sarayın zemin katına kadar geldikten sonra, yerdeki kapağı işaret ederek: “Bu kapağın altından gideceğiz Bahri” dedi Caretta Caretta. Bahri, kapağı biraz zorlanarak kaldırdıktan sonra önden Caretta, arkasından da Bahri içeri daldılar. Daldıkları yer dar ve oldukça uzun bir tüneldi. Aydınlatması için yer yer meşaleler yerleştirilmişti. Arka arkaya ilerlerken birden durdular. Yolu tıkayan koca bir şeyle karşılaştılar. İlk başta ikisi de ne olduğunu anlamadıkları bu şeyin, daracık tünele sıkışmış koca bir ahtapot olduğunu anladılar. Caretta: “Merhaba.”

Ahtapot, bir kazazedenin ona uzanan yardım elini tutmak istercesine, cüssesinden beklenmeyecek ince bir sesle: “Nihayet biri geldi!” diyerek sevinçle yanıt verdi.

“Senin boyutunda biri için fazla dar bir yeri seçmişsin dostum, demek sıkıştın.”

Ahtapot: “Ben sadece Asosyal Bilge’nin yanına gitmek istemiştim. Uzun zamandır görmüyorum, kitaplığından aldığım kitabı bitirdim. O gelmeyince, yeni bir kitap almak için kendim gelmek istedim. Dar olduğunu biliyordum ama kaygan olduğum için geçerim sanmıştım. İşte şimdi de sıkıştım. Umarım bana yardım edebilirsiniz.”

Caretta: “Elbette, elimizden geleni yaparız. Seni biraz itmeyi başarabilirsek, ilerideki daha geniş alana çıkmayı başarabilirsin. Asosyal Bilge’nin odasına çıkan tünelin yanındaki diğer tünel daha geniştir. Oradan dışarı çıkabilirsin, notunu da bilgeye biz ulaştırırız.”

Ahtapot: “İşte buna çok sevinirim.”

Caretta: “Hadi Bahri, birlikte itelim de şu ahtapotu buradan çıkaralım.”

Bahri: “Elbette” diyerek birlikte itmeye başladılar. “Hiç senin kadar büyük bir ahtapot görmemiştim.”

Ahtapot: “Seni göremiyorum, sen ne tür bir canlısın?”

Bahri: “Ben yarı balık, yarı insanım.”

Ahtapot: “Ben de hiç senin gibi bir canlı görmemiştim. Aslında periler de bazen senin gibiler, ama sen peri de değilsin.”

Bahri: “Hayır, peri değilim.”

Bahri ve Caretta tüm güçleriyle ahtapotu iterlerken: “Benim kadar büyük bir ahtapot için dışarısı çok daha zor. Normaller bana ‘deniz canavarı’ diyerek ya öldürmek ya da denizden alıp bir yere kapatmak istiyorlar. Ne kadar da korkunç düşünebiliyor musun? Seni evinden alıp, küçük bir yere koyuyorlarmış ve gelen geçen seni izliyormuş. Mahremiyet hiç yok, arkadaş desen o da yok. Annem, evden kaçan yaramaz ahtapotun başına gelenleri anlatmıştı. Gerçekten de bir kâbus… Önce seni avlıyorlar, sonra da defalarca bir taşa vurarak öldürüyorlar.”

Bahri: “Evet, tahmin edebiliyorum. Onların tuhaf bir yaşam anlayışları var. Farklı olan her şeyi ya öldürmek ya da hapsetmek istiyorlar sanırım.”

Ahtapot: “Ben bir ahtapotum ve sekiz kolum var. Eminim bunu sen de biliyordun ama tam üç kalbim olduğunu az kişi bilir.”

Bahri: “Üç kalp mi? Vay canına, bu kadar özel olduğunu bilmiyordum.”

Ahtapot: “Bize hep sekiz tane kolumuz olduğu söylenir. Ama bu sekiz kolun, ayrı ayrı pek çok şeye yarayabileceğini düşünmemiz beklenmez. Zorladığında, ‘sen ahtapotsun’ derler, ‘kolların yüzmek ve avlanmak için.’ Oysa neden deniz minarelerininki gibi bir ev yapmakta kullanmayayım? ‘Ahtapot, sekiz kolludur’ diye tanımlanmasaydım, belki de harika bir evim olurdu. Biz hep neyimiz olduğuyla tanımlanırız. Potansiyellerimizle asla… Ve ne yazık ki bir süre sonra buna inanırız.

Nihayet geniş alana çıktıklarında “Oh be dünya varmış. Size çok teşekkür ederim” diyerek Bahri’ye dönen ahtapot: “Sen gerçekten de farklı bir türsün.”

Ahtapot ellerinden birinde tuttuğu kitabı uzatarak: “Bunu Asosyal Bilge’ye verin ve ondan bir kitap daha istediğimi söyleyin. Hoşça kalın.” diyerek ikinci tünele doğru yöneldi. Caretta Caretta ve Bahri kitabın adının “Gördüğünüz Kâbusları İyiye Çevirmenin Yolları” olduğunu okudular.

Bahri: “ Caretta, düşündüm de ahtapot neden oraya sıkışmış ki? Hayal edip, oradan geçemez miydi?”

Caretta: “Çok azımız hayal kurabilir Bahri, belki de ihtiyaç duymuyoruz. Siz insanları bizden ayıran en önemli özelliğiniz hayal kurmak olabilir.”

Birlikte ilk tünele doğru ilerlediler. Birkaç metre sonra o daracık tünelin sonu oldukça geniş ve yüksek bir alana açıldı; Asosyal Bilge’nin odasına. Asosyal Bilge’nin odası yosun, ıslak toprak, ıslak kitap ve iyot kokan ılık bir yerdi. Tavanı yüksekçe ve geniş sayılan oda, dikdörtgen şeklindeydi. Odanın en başında, yosunlu pencere kenarında Asosyal Bilge’nin devasa masası ve üst üste yığılmış kitapları duruyordu. Odanın pek düzenli olduğu söylenemezdi ve odada birbiri ile alakasız onlarca tuhaf obje vardı. Alt alta, üst üste Normaller Ülkesi’nden gelen çeşitli eşyalar… Üstlerinde de küçük kâğıtlarla bu objelerin ne olduğu ve neye yaradığı yazıyordu. Asosyal Bilge, Muhteşemler Ülkesi’ne gelen her anormalden görevleri sırasında ele geçirdikleri Normaller’in eşyalarını burada tutuyordu. Üstlerinde “araba lastiği”, “cep telefonu”, “step aleti”, “bilgisayar”, “kredi kartı”, “prezervatif”, “hamburger ambalajı”, “sigara,” “bira şişesi”, “fotoğraf makinesi”, “topuklu ayakkabı”, “ruj”, “vantilatör” gibi bir sürü kelime yazıyordu. Yer yer ıslak zeminde zıplayan bir kurbağa ve onu rahat bırakmayan bir kaz ise odada daireler çiziyordu.

Caretta Caretta: “Yüce Bilge, size beklediğiniz anormali yani Muhteşem’i getirdim.”

Masasının başındaki kalın deftere hızlı hızlı bir şeyler yazan ve âdeta yazdıklarının içine düşen Asosyal Bilge, gözlüğünün altından Bahri’ye ve Caretta Caretta’ya baktı. “Demek sonunda geldin, güzel, güzel… Nasılsın, buraya alışmak kolay olmalı?”

Bahri: “Evet, burayı çok sevdim. Ben bunun tamamen tesadüf eseri olduğunu düşünürken, sizin ve buradakilerin benim buraya geleceğimi önceden biliyor olmanız oldukça heyecanlandırdı. Gerçekten size çok teşekkür ederim.”

Asosyal Bilge yosundan oluşan sakalını sıvazlayarak: “Önemli değil evlat, burası hepimiz gibi senin de evin. Buraya gelme vaktin geldiğinde artık burada olursun. Buraya gelen hiçbir Muhteşem’e zorluk çıkarmak istemeyiz ama hepimizin iyiliği adına buraya gelen her Muhteşem’e birtakım görevler veririz. İlk bir hafta buraya alışma ve yeteneklerini, hayal gücünü geliştirme çalışmalarıyla geçer. Sonra yeteneklerine göre sana çeşitli görevler veririz.”

Bahri: “Ne tür görevler? Yerine getiremezsem kovulur muyum?”

Asosyal Bilge: “Ah, kesinlikle hayır… Kimse, kimseyi hiçbir sebepten kovmaz. Bu görevler yardım için, hepimiz için. Maalesef bir süredir işler yolunda gitmiyor ve senden önce gelenler de pek başarılı olamadılar. Umarım sen bize yardım edebilirsin.”

Bahri: “Elimden gelen her şeyi yaparım ama ne çeşit bir yardım? Tam olarak anlatır mısınız?”

Asosyal Bilge: “Öncelikle sabırlı olmalısın Bahri. Merak etme, ben sana bunun için yol göstereceğim. Görevlerini başarı ile yerine getirmen için gerekli olan her şeyi sana anlatacağım.”

Gözü, kaza ve kurbağaya takılan Asosyal Bilge: “Rahat bırak artık kurbağayı lütfen” diyerek yerinden kalktı ve kurbağayı kazdan kurtararak eline aldı, masasının üstüne bıraktı. Kaza da yemesi için biraz yosun verirken, Bahri: “Ne kadar da çok eşyanız varmış Asosyal Bilge” dedi.

Asosyal Bilge gülümseyerek: “Daha hiçbir şey görmedin” diyerek duvardaki demir kolu kendine doğru çekti. Burası ucu bucağı gözükmeyen bir depo gibiydi, alt alta üst üste yığınlar hâlinde Normallikler Ülkesi’nden gelen eşyalarla doluydu ağzına değin. “Artık çok yaşlandım, eskisi gibi kusursuz kayıt tutamıyorum. Kim bilir belki de benden sonra bu işi sen yaparsın” dedi.

Deponun bir duvarı yüzlerce kayıt kâğıdı ile kaplıydı. Asosyal Bilge, Normaller hakkında edindiği tüm bilgileri işte bu eşyalara borçluydu. Mesela şu “tartı” denilen alet oldukça tuhaf bir amaçla üretilmişti. Üstünde 120’ye kadar rakam olmasına rağmen, kadın Normaller 60’ı geçince üzülüyor ve paniğe kapılıyordu. Üstelik bazı Normaller 120 rakamından daha fazlasına ihtiyaç duyuyordu. Bazı Normaller’in bu rakamlar yüzünden mutsuz olduğu, hasta olduğu biliniyordu. Hem yiyebileceklerinin çok üstünde ve çeşidinde yiyecek üretiyor hem de bunları yememeleri gerekiyordu. Üstelik bazı Normaller’e, bu bolluğa rağmen yiyecek verilmiyor olması ve açlıktan ölmeleri de Normaller’in ne kadar tuhaf ve anlaşılmaz olduklarını kanıtlayan bilimsel verilerden birini oluşturuyordu.

Asosyal Bilge: “Şimdi git ve buranın tadını çıkar. Bir hafta sonra geldiğinde sana ilk görevini vereceğim Bahri.”

Bahri: “Şey… Aslında kafamı kurcalayan bir şey daha var.”

Asosyal Bilge: “ Nedir kafanı meşgul eden?”

Bahri: “Almesti ve şatosu. Onun ve şatonun hikâyesi tam olarak nedir?”

Asosyal Bilge: “Meraklı olmak iyidir ve ben de senin sorularını yanıtlamaktan memnun olurum ama her şeyin bir zamanı var. Sabırlı olmayı öğrenirsen, zamanı geldiğinde soruların yanıtını da tek tek alabilirsin.”

Bahri: “Peki, dediğiniz gibi olsun.”

Asosyal Bilge: “Uyumlu çocuk” diyerek gülümsedi ve ekledi: “Bu arada kitaplıktan istediğin kadar yararlanabilirsin. Özellikle bizi ve onları anlaman için, dışarıdaki görevlerinde işini kolaylaştırmak için göz atman gereken bir kitap var.” Duvar boyunca uzanan geniş kitaplığı işaret ederek: “En üstteki raftan ikinci kitabı bana getirir misin lütfen?”

Bu sırada ortalıktaki eşyalarla oyalanan Caretta Caretta: “Asosyal Bilge, gelirken ahtapotla karşılaştık. Kitabını bitirmiş ve sizden yeni bir kitap istiyor” diyerek kabuğundan çıkardığı kitabı bilgeye uzattı.

Asosyal Bilge “Aklımdan çıkıvermiş. Teşekkür ederim Caretta.”

Bahri üstünde “Normallikler Yasası” yazan kitabı alarak bilgeye uzattı.

Asosyal Bilge: “Evet, senden bu kitaba göz atmanı istiyorum. Kitabın ilk sayfasını açarak, buradan başlıklara göre konuları bulabilirsin. Bu benim aynı zamanda en kapsamlı araştırmam, yıpratmamaya çalış lütfen” diyerek kitabı tekrar Bahri’ye uzattı.

Bahri kitabı alırken: “Ne kadar da çok kitap var, hepsini siz mi yazdınız?” diye hayretle sordu. Gözleri rafları tararken gözüne takılan bazı kitap başlıkları: “Kulağını Kesen Ressam, Böceğe Dönüşen Adamın Hikâyesi, Uykusuzluktan Korkmayın, Tütün Üzerine Tezler, Bir Domatese mi Âşık Oldunuz? Resmi Felaketi Olan Adam, Kuzgun Seven Adam, Yüzüğün Peşinden Koşanlar…”

Asosyal Bilge gülümseyerek: “Elbette hayır… Ama bunların tümü anormal yani Muhteşemler’e aittir. İstediğin zaman alıp, okuyabilirsin” dedi.

Asosyal Bilge’ye veda ederek, oradan ayrılan Caretta Caretta ve Bahri tekrar şatoya döndüler.

Normallikler Yasası Kitabı

Şatonun iç kısmına geldiklerinde Caretta Caretta: “Bahri, bugünlük benden bu kadar, sonra görüşürüz, bugün büyük kızımın yumurtlama günü, onu görmeliyim” diyerek ayrıldı. Caretta için dünyadaki en önemli şey aileydi. Bu yüzden kendi türünün aksine, çocukları ile olan iletişimini asla koparmıyordu.

Bahri, kitabı okumak için sabırsızlanıyordu. Muhteşemler arasından ormana geçerken enfes bir koku aldı. Muhteşem Aşçı, ahududu şurubu ve elmalı kek yapmıştı. “Biraz alabilir miyim?” diye sordu Bahri.

“Elbette, mutluluk duyarım” diyerek sevinçle koca bir bardak ahududu şurubunu ve kalın bir parça elmalı keki Bahri’ye uzattı. Teşekkür ederek şatodan çıkan ve Tepedeki Çimenlik’in üstüne serilen Bahri, iştahla ağzına götürdüğü kekten ve bir yudum şuruptan sonra âdeta yeniden doğduğunu hissetti. Yerken önce kokluyor ve o müthiş aromaları içine çekiyordu.

Kitabın ilk sayfasında büyük harflerle “NORMALLİKLER ÜLKESİ’NE HOŞ GELDİNİZ” yazıyordu. İkinci sayfada “içindekiler” bölümünde ilk olarak “Normallikler Ülkesi Hakkında Bilgi” vardı. Birkaç sayfa çevirip, okumaya başladı.

“Normallikler Ülkesi’nde Normaller yaşarlar. Normaller, yaşadıkları yerleri kendileri için daha çekilmez bir hâle getirmek için sürekli savaşırlar. Her ülkenin bir sınırı vardır ve her Normal, kendi ülkesinden diğer bir ülkeye geçebilmek için Normallik statüsünü taşımalıdır. Çeşitli kâğıtları, belli bir süre aralığında kendi içlerinde dolaştırmak suretiyle izin alabilirler. İstenilen bu kâğıtlar Normallik Yasası’na uygun değilse ya da eksikse ve fakat buna rağmen Normal bir kişi yine de başka bir ülkeye gitmek istiyorsa, Normal olmayan yollardan o ülkeye girmeye çalışır. Kendi aralarında gruplara ayrılan Normaller, izinsiz ya da onaysız kâğıtlara rağmen o ülkeye girenlere “kaçak”, “göçmen” ya da “mülteci” diye isimler verirler. “Meksika Sınırı” denilen bölge ise bu açıdan Normal dünyada popülerdir. İzinsiz giriş sırasında yakalanan kişiler ölüm dâhil çeşitli cezalar alırlar. Bunu bile göze alan bazı Normaller, olay sırasında yakalandıklarında ya da sonrasında anormal görülmeseler bile anormal davranış ve bakışlarla Normallerce cezalandırılırlar. Anormal, Normal olmayan demektir ve anormal olmak çok kötü sonuçlara sebep olabilir.

“Ne kadar da garipler” diyerek, kekinden bir parça daha ısıran Bahri, başka bir sayfayı çevirdi.

Normallik ve Anormallik: Normaller birbirlerinin yaptıklarını taklit yoluyla bebeklikten itibaren öğrenir ve bu kurallara göre yaşarlar. Bu kuralları kabul etmeyen ya da Normaller’den farklı hareket edenler cezalandırılırsa da; bir anormal, Normaller’in işine yarayacak olan bir şey üretmeyi başarırsa, ödül de alabilir.

“Anormal”, “uyumsuz”, “garip” gibi isimler alan bu insanlar Normallerce olumlanmasa da, Normalliklerine katkı yaptığı sürece görmezden gelinebilir hatta ödül yoluyla teşvik de edilirler.

Anormallere göz açtırmayan Normaller, anormallerin sanat ve bilim ile uğraşarak anormalliklerinin Normal hâle gelmesi için ellerinden geleni yaparlar. Bir anormal, bir peri gördüğünü ya da bir tavuğun kendisiyle konuştuğunu söylerse hemen üstüne çullanırlar. Anormal bunu hikâye hâline getirip, Çocuk Normaller’in hayal güçlerinin gelişmesi için bir masal haline getirdiğinde ya da aslında görmüyormuş gibi davranıp, gördüğü şeylerin benzerlerini maske, makyaj ya da teknoloji yardımıyla insanlara gösterirse, durum sorun olmaktan çıkarılır.

Aynı şekilde bir yılanla konuştuğunu iddia eden adama, bunu yapmaması ya da inkâr etmesi için çeşitli yöntemler uygularlarken, aynı adam bilim adına diyerek yılanların beynini okumaya çalışırsa, yine takdir alabilir. Çünkü bir anormalin fikirleri ya da duyuları Normalleştirilmedikçe tehlikeli kabul edilir. Tehlikeli kabul edilmeyen, Normal olan şey o anormalliğin para kazandırmasıdır. Eğer anormal görülen durum ya da kişi para kazandırmaya yarıyorsa, o artık anormal halden çıkmış olur.

Örneğin işlenmek istenilen bir cinayeti itiraf etmek ya da hayata geçirmek yasak ve anormal kabul edilirken, bunu yapan kişi yeterince tanınırsa, tişörte resmini basıp giymek ya da hakkında kitap yazmak, Normal karşılanır. Çünkü anormaller, Normaller için bir çeşit eğlence ve para kaynağıdır. Kişinin, hayata geçirmemesi koşuluyla, suç ya da anormallik sayılan her şeyi düşünebilmesi veya Normal yollardan (film, müzik, resim, kitap, bilim) anlatması izne tabidir. Bir deve kuşu olduğunuzu düşünebilir ya da bir mafya babası olabilirsiniz. En kanlı cinayetleri, en büyük soygunları, en anormal hareketleri yapabilirsiniz ama sadece Normal yollardan. Normallik size sadece o tuhaf fikirleri içinizde tutmanızı ya da Normal yollardan aktarmanızı ister. Böylelikle düşüncede özgür olduğunuzu, üstelik bunun ne kadar da önemli olduğunu anlatırlar. Artık özgürsünüzdür, ne de olsa anormal düşünceleriniz güvence altındadır. Normaller için para kazandığınız sürece sizin anormalliğiniz de yasaldır, yani Normal.

Anormal olmaktan korkan Normaller, anormallerin sayısını düşürmek için ellerinden geleni yapar ve eğitim sistemleriyle tek tek çocuk Normaller’in beynini yıkarlar.” 

“Bu iş sandığımdan da karışıkmış” diyerek başka bir sayfa açtı.

Öldürme Yasası: Bir anormalin bedenine ya da kişiliğine yapılan bir hakaret sonucunda, anormal tarafından Normale yapılan fiziksel saldırı, ceza ile sonuçlanır. Ama aynı anormal olan, yasalara göre Normal yoldan cinayet işleyebilir. Mesela, başka bir Normaller Ülkesi’nin insanlarını öldürebilir, çünkü bunu çok sayıdaki Normal’in çıkarı için yapar. Başka ülkenin Normalleri, kendi ülkesindeki Normaller’e “zarar verebilir” düşüncesi ile bunu yasallaştırır. Normaller sayı üstünlüğüne sahip olduklarından, her zaman güçlüdürler ve Normalliği de bu yüzden onlar belirler.

Başka bir sayfa

Tanışma Kuralı: İki Normal tanıştığında, birbirlerine genel olarak gülümsemeleri ve tanıştıklarına memnun olduklarını söylemeleri beklenir. Aslında memnun olmadıysa bile Normal olan bunu yapmaktır. İyi olduğu, iyi düşündüğü, ne kadar Normal olduğu mutlaka belli olmalıdır.

Normaller düşündüklerini hayata geçirmemek için kendileriyle cebelleşirler, kazanan Normalliktir. Normallik bozulursa, tek doğru olan Normallikte çatlama ya da kırılma olur ki, Normaller en çok bundan korkarlar.

Ayrıca, İlk tanıştığınızda nasıl olduğunuz sorulduğunda mide gazından bahsetmemeli, yanınızdan geçen arabanın içinden dışarı yayılan eğlenceli müziği duyup, dans etmek istediğinizde kendinizi frenlemelisiniz. Dans etmek istiyorsanız, Normallerin dans ettiği özel yapıların içine girerek, herkesle birlikte dans etmelisiniz. Tek başınıza sokakta dans ederek gezmeniz Normal karşılanmaz. Ama sokakta tek başınıza dans edip para kazanırsanız, yine bu Normal olur.

Yine yeni tanıştığınız bir Normal’in yanında osurmamalı, burnunuzu karıştırmamalı, yüz ifadesi ya da ses tonunu komik bulsanız bile bunu dile getirmemeli ve sesli kahkaha atmamalısınız.

Başka bir sayfa

Gördüğünüz şeyleri Normaller’in görmesini beklemeyin ve sakın anlatmayın, yoksa anormal olursunuz ve başınıza iş açılır. Normalliğini tamamlamayan Çocuk Normaller’in yanında çok fazla sorun yaşamazsınız. Onlar da sizin gördüklerinizi görebilir, aynısını görmeseler de size eşlik edebilir, sizi anormal görmeyebilirler. Ancak ebeveynlerine anlatırlarsa işin rengi değişebilir.

Bahri geç saatlere kadar kitabı okudu ve gözleri daha fazla dayanamadığında uyku galip geldi. Bir anormal için bu kitaptan daha rahat bir yastık olamazdı.

Muhteşemler Ülkesi’ndeki bir hafta Bahri için yepyeni deneyimleri beraberinde getiren, yeni dostluklar edindiği muhteşem bir zamandı. Normaller’e dair okudukça ve düşündükçe kafasına hep şu düşünce geldi, oturdu: “Acaba Normal biri olarak doğsaydım, ben de benden farklı olanlara “anormal” der ve kötü davranır mıydım? Belki de bunun tek tek kişilerle ilgisi yoktu. Bu Normal denilen bir yapının tümünü içine alan koca bir çemberdi.

Normal olan, suya atılmış bir taş gibiydi ve onun yaydığı halkalar genişledikçe, suyun diğer tarafı da istem dışı dalgalanıyordu. Bu tek taşın yaydığı halkalar bir süre sonra diğer halkaları oluşturuyor ve her bir halka kendi başına bir taş etkisi yaratıyordu. İlk başta anormal olan o taş ve onun oluşturduğu dalgalarken; dalgalar alanını genişlettikçe, durgunluk anormal yani dışında kalan oluyordu. “Anormallerin sayıca üstünlüğü durumu değiştirir miydi peki?”

Bu süre içinde ülkeye yeni bir üye daha katılmıştı. Muhteşemler Ülkesi’ne şimdiye dek gelen en küçük Muhteşem’di. Henüz iki yaşında olan bu küçük adam, dokunduğu her şeyi mavi renge dönüştürüyordu. Buraya gelmeden önce “Şirin” ismi takılan ve Normaller’in deneği olan çocuk, burada özgürlüğün tadını çıkarmaya başlamıştı bile. İsmini ilerleyen zamanlarda kendisi seçecek olsa da, diğer Muhteşemler ona “Mavi” ismini yakıştırdılar. Aslında buradayken de dokunduğu herkesi ve her şeyi maviye dönüştürebiliyordu. Ancak mavi kalma suresi Normal düşünme biçiminden uzak olduğu ölçüde etkisini sürdürüyordu. Bazıları anlık, bazıları saatlik, bazıları ise bir gün mavi kalabiliyordu. Muhteşemler bu şirin çocuğun bu Muhteşem özelliğini, onunla eğlenceli zaman geçirmekte kullandılar. Mesela Mavi’yle en fazla vakit geçiren Dev Adam sadece burnuna dokundurarak mavi burnuyla çocuğa komiklikler yapıyordu.

Yapışık ikizlerse sürekli saçlarını mavi yaptırıyorlardı. Asosyal Bilge’nin kazına mavi renk oldukça yakışmıştı. Su perilerinin şarkılarını yazan Kovulmuş Şair kalemini maviye boyatırken; ellerine hayran olan piyano virtüözü “sanatım” dediği ellerini maviye boyatıyordu. Tanıştıktan tam 6 saat sonra eski rengine dönen Bahri de arkadaşlarının eğlencesi oldu.

Karada İlk Adımlar

Yedinci gün sona erdiğinde Bahri, merakla Asosyal Bilge’nin odasına gitti. Asosyal Bilge devasa bir puzzle yapıyordu. Bahri: “Puzzle’ın oldukça büyükmüş. Neyi tamamlıyorsun?”

Asosyal Bilge sakin bir tavırla: “Evet, düşündüğümden daha yavaş ilerleyen bir yapboz oluyor. Bunu tamamladığımda ortaya bir sinek gözü çıkacak.”

Bahri: “Ben de tam yoksa bu bir arının gözü mü diye soracaktım.”

Asosyal Bilge: “Arı gözü yapmak daha da zor olmalı” diyerek yapboz masasına üfledi. Masa bir anda yok oldu. “Evet, işimize bakalım” dedikten sonra yosun sakallarının arasından altın renkli, yaldızlı bir keseciği çıkararak Bahri’ye uzattı: “İşte, bunun sayesinde karada yürüyebileceğin bacaklara sahip olacaksın. Bu sihirli toz çok güçlüdür, burun deliklerine birer kez çekmen yeterli olacak. Eğer ölçüyü kaçırırsan, iki değil birkaç bacağın çıkar. Bu da Normaller’in isteyeceği son şey olur. Ayrıca, burnuna çekerken, bir Normal’inki gibi bacaklara sahip olacağını düşünmeyi de unutmamalısın.

Karaya ayak bastığın ikinci günün gece yarısı saat tam 12’de tozun etkisi sona erecek. Dönüşüm zor değil, aksine senin için ilginç ve keyifli olacak. Ancak kuyruğuna yeniden kavuşma ânın kısa ama oldukça can acıtıcı olacak, hazırlıklı ol.”

Aceleyle bez bir çantanın içine “Normallikler Yasası” kitabını da yerleştirirken: “Başın sıkıştığında, ne yapacağını bilemediğinde bu kitap sana yol gösterecek. Fakat bu kitabı Normaller’in kesinlikle görmemesi gerekir. Elinde gördüklerinde anlamamaları için dışını bu ciltle kaplıyorum. (Cilt, Jack Kerouac’ın “Yolda” romanına aittir). Senden önceki çocuk, bunu bir anormalden aşırmıştı. Kitabı yazan bir anormal ama bu durum Normaller için bir sorun yaratmıyor. Ne de olsa para kazandıran bir anormallik.”

Bahri: “Peki, bu ilk görevim tam olarak nedir Asosyal Bilge?”

Asosyal Bilge: “İlk görevin oldukça önemli Bahri… İki gün içinde, Normallikler Ülkesi’nde bir sorunun cevabını arayacaksın: Onlar için mutluluk nedir?”

Bahri: “Peki, bu sorunun cevabını kimden alacağım?”

Asosyal Bilge: “Karadaki bir akıl hastanesinde yaşayan Şizofren Kız ve dostun Bay Albatros, sana gideceğin yerler hakkında yardım edecekler. Kim bilir, belki yeni dostlar da edinirsin. Yapman gereken, dolaşmak ve gördüğün Normaller’e onların dikkatini çekmeyecek şekilde bu soruyu sormak ve cevabını almak. Aldığın her cevabı, sihirli toz kesesinin içine fısıldayacaksın. Buraya geri döndüğünde keseyi birlikte açacağız ve kese bize doğru cevabı verecek. Unutma, Normaller arasında çok dikkatli olmalısın. Onları iyi gözlemle ve taklit et. İyi şanslar.”

Bahri: “Şey, bu süre biraz kısa gibi mi?”

Asosyal Bilge: “En zor soruların yanıtları genellikle yanı başımızda durur. Önemli olan nereye bakacağını bilmendir. Koca bir bahçede kaybettiğin yüzüğü aramak zordur ama yaprakların altına bakman gerektiğini bilirsen ve önce yakınındakilerden başlarsan daha çabuk bulursun. Yaprağın altına bakman gerektiğini bildikten sonra bir saat ya da bir yıl araman fark etmez. Doğru yaprağa uzanmaya çalışmansa şansa kalmış tabii ki…”

Bahri: “Umarım doğru yaprağa zamanında ulaşabilirim.”

Asosyal Bilge: “Elinden geleni yapacağına şüphem yok. Bu arada az kalsın unutuyordum. Bu çantada pantolon, gömlek ve terlik de var. Bacakların olduğunda, yani bir Normal’e benzediğinde bunları üstüne giymeli ve (terlikleri çantaya koyarken) bu terlikleri de ayağına geçirmelisin. Normaller çıplaklardan hoşlanmazlar. Çıplaklığa dair garip yasaları vardır, neyse çıplak olmamaya özen göstermelisin”.

Bahri, sihirli toz keseciğini de bez torbaya koyarak, dar ve uzun tünelden yüzerek çıktı. Dışarıda Bay Albatros’la buluşup, dönüşümü gerçekleştirecekti. Ama dışarı çıktığında önce dostu Kedi Balığı’nı bulmalı ve olanları anlatmalıydı. Peki, Kedi Balığı bunca zamandır neden hiç Muhteşemler Ülkesi’nden bahsetmemişti. Burayı bilmiyor muydu? Bunları öğrenecekti.

Şatonun içine girdiğinde ilk gördüğü kişi, yanından koşarak geçen Umuda Ekmeğini Banan Adam’dı. Kahkahalar içinde elinde mavi bir ekmek parçasını tutan adam: “Bunu görüyor musun? Ekmeğimi Mavi’nin avucuna değdirdim. Umuda yakışan en güzel renk mavi değil mi?” diye neşe ile sordu.

Bahri: “Evet, maviyi kıskandıracak kadar mavi” diye gülümseyerek karşılık verdi.

Şatodaki büyük salona vardığında, her zamanki gibi huzurlu bir sevinç hâkimdi. Herkes bir şeylerle ilgileniyor, ortalık bir panayır alanını andırıyordu. “Herkese yetecek kadar meyveli pasta var. Hadi Muhteşemler, yiyin” diye bağırıyordu Muhteşem Aşçı, her zamanki büyük masasının önünde. Urkuç (Örümcek Kız) dans ediyor; Dev Adam maviye boyanmış kollarla Mavi’yi havaya atıp tutuyordu. Arkadan bir ses: “Demek ilk görevini aldın ha?” Bu Korsan Digi’ydi.

Bahri: “Evet, şimdi gidiyorum.”

Digi: “Umarım, görevini başarıyla yerine getirirsin Bahri. Bu arada çıkış için yanına papatya almayı unutma, yoksa Peri tahtının ağacı çıkmana izin vermez.”

Bahri: “Tamam, peki nereden bulacağım papatyaları?” dedikten sonra sağ elini alnına vurarak:  “Tabii ya, hayal etmeliyim” dedi.

Digi: “Sen bu işi iyi kıvırmaya başladın” diyerek Bahri’ye hafif bir omuz attı.

Bahri şatodan çıktı. Bir kez daha etrafın büyüsüyle sarmalandı. Periler şarkı söylüyorlardı, ağacın altında yazan Kovulmuş Şair: “İşte bu, harika!” diyordu. Kanatlı zebraların yanından geçerken, birinin başını okşayan Bahri gözlerini kapattı ve açtığında elinde bir papatya buketi vardı.

Peri tahtı ağacının yanına geldiğinde: “Merhaba, sana en sevdiğin şeyi getirdim, bu papatyalar senin için” dedi.

Ağaç gülümseyerek: “Teşekkür ederim” dedi ve kollarıyla papatyaları alıp iştahla ağzına götürdü. “Demek ayrılıyorsun?”

Bahri: “Evet, kısa bir süreliğine ayrılıyorum. Bu ilk görevim olacak.”

Ağaç: “O hâlde sana bol şanslar” diyerek kovuğunu açtı. Bahri kovuktan içeri girdiğinde, yukarıdan bir ses geldi: “Ne yapacağını biliyorsun.” Bahri gözlerini kapadı ve hayal etti. Gözlerini açtığında yavaş yavaş yukarı doğru yükseldiğini gördü.

Tahta vardığında periler tüm güzellikleri ve ihtişamıyla ona bakıyorlardı. Kraliçe Peri: “İlk görevinde sana iyi dileklerimizi sunuyoruz” dedi ve tüm periler aynı anda avuçlarından Bahri’ye doğru gümüş tozları savurdular. Bu parlak yağmurun altında, Periler şarkılarına devam ederlerken, taht birden ortadan kayboldu ve Bahri güneşli bir gökyüzünde, kendisini suda buldu. Kim derdi ki, az önce burada periler vardı?

“Kedi Balığı beni merak etmiş olmalı” diyerek kayalıklara doğru yüzdü. Kedi Balığı avlanıyordu. “Hey Kedi Balığı, ben döndüm!”

Kedi Balığı sudan hızlıca çıkıp: “Seni gördüğüme çok sevindim. Beni çok endişelendirdin. Başına bir şey geldi diye çok korktum. Birden nereye kayboldun söylesene?”

Bahri: “Sen Muhteşemler Ülkesi’ni biliyor musun?”

Kedi Balığı: “Bana orada olduğunu mu söyleyeceksin yoksa?”

Bahri: “Evet, oradaydım. Sen neden bana hiç bahsetmedin?”

Kedi Balığı: “Çünkü seni kaybetmek istememiştim Bahri. Oraya gidenlerin bir daha dönmediklerini biliyorum.”

Bahri: “Kaybetmek mi? Biz dostuz, birbirimizi her zaman görürüz. Hem bildiğim kadarıyla sen de oraya girebiliyorsun.”

Kedi Balığı: “Bir daha asla oraya gitmek istemem Bahri. Oğluma orada sahip olmuştum ama onu ilk dışarı çıkardığımda kaybettim. Buna karşılık tuzlu suda hayatta kalabilme yeteneği kazandım. Benim türüm sadece tatlı suda yaşarken, ben özgürce okyanusları dolaştım.

Oradaki hayaller burası için geçerli değil. İki tarafta birden olamazsın, senden de seçim yapman istenecek. Ben acı da olsa, bu tarafı seçtim. Orası bana bir oğul verdi, bu tarafsa onu benden aldı. Artık, ne oraya gidecek isteğim ne de oğlumun hayalleri ile yüzleşecek gücüm var. Demek seni de kaybedeceğim” dedi hüzünle.

Bahri: Hayır, beni kaybetmeyeceksin Kedi Balığı, sen benim ailem oldun. Bu anlattıklarından haberdar değildim. Yani ya burada ya da orada mı yaşamak zorundayım? Ne Muhteşemler, ne de Asosyal Bilge bundan bahsetmediler.”

Kedi Balığı: Bir gün mutlaka söyleyecekler. O gün geldiğinde kararına saygı göstereceğim. Eğer o tarafı seçersen, bu tarafı ve beni bir daha göremeyeceksin. Biliyorsun orada imkânsızlık diye bir şey yok. Beni hayal edebilirsin, benden hiçbir farkı olmayan biriyle yine dost olabilirsin ama neyse, şimdi bunları konuşmayalım” dedi ve gözyaşlarını sildi.

Bahri: “Söylediklerini anlamaya çalışıyorum Kedi Balığı, ama lütfen şimdi bunları düşünme. Ne biri benden seçim yapmamı istedi, ne de ben bir karar verdim. Orayı çok sevdim ama seni de çok seviyorum. Bir yolunu bulacağım mutlaka.”

Kedi Balığı: “Sana görev vermiş olmalılar.”

Bahri: “Evet, iki gün sürem var. Karaya çıkmam ve bir sorunun yanıtını bulmam istendi.” Çantadan toz kesesini çıkararak: “Bak, bunun sayesinde bacaklarım olacak.”

Kedi Balığı: “Bu ilginç bir deneyim olacağa benziyor.”

Bahri: “Evet, ama önce Albatros’la buluşmam gerekiyor. Karada gideceğim yere beni o götürecek.”

Kedi Balığı: “Şu çapkın ve geveze kuş mu?”

Bahri gülümseyerek: “Evet, Asosyal Bilge onun beni bulacağını söyledi.”

Birlikte bir süre bekledikten sonra Kedi Balığı: “Albatros, tam da düşündüğüm gibi oldukça sorumsuz” diyerek sözünü bitirdi ki, uzaktan Albatros’un kendilerine doğru geldiğini gören Bahri: “İşte, Albatros geliyor!”

Albatros’a doğru bakışlarını çeviren Kedi Balığı: “Geç kalmana şaşırmadım doğrusu,” diyerek seslendi.

Albatros soluk soluğa: “Ah kadınlar, kadınlar… Yoğun ilgiden kurtulmak tam bir saatimi aldı. Bir türlü peşimi bırakmıyorlar, hangisini seçeceğimi bilemiyorum. Tamam, çok yakışıklı ve zeki olabilirim. Tamam, ilgi çekici ve espriliyim de, ama…”

Kedi Balığı biraz sinirli: “Buradaki görevini biliyorsun değil mi? Sana güvenmek istiyorum.”

Bahri gülümseyerek : “Albatros’a güvenebileceğimizi hissediyorum, eğer hazırsan şu sihirli tozu hemen kullanmak istiyorum”.

Albatros: “Evet, elbette dostum, elbette…”

Bahri çantadan çıkardığı küçük keseceğin içine sağ işaret parmağını biraz yalayarak daldırdı. Parmağının ucu pembe toza bulaşmış hâlde: “İşte, bu ilki” diyerek burun deliğine çekti. Sonra hızla diğerini de çekti. Herkes pür dikkat olacakları beklemeye başladı.

Birkaç saniye sonra Bahri: “Kuyruğum karıncalanmaya başladı, bir şeyler oluyor, bu…” derken belden aşağısı hızla titremeye başladı ve bir anda kuyruğunun yerini bir çift bacak aldı. Hayretle: “Bacaklarım var, bacaklarım var, bacaklarıma bakın!” diye bağırdı.

İkisi bir anda geriye çekildiler. “Peki, Bahri aynı Bahri miydi? Tıpkı bir Normal’e benziyordu şimdi. Ya bir Normal gibi de davranmaya başlarsa?” Şüphey

2017-04-28T17:04:03+00:00 28 Nisan 2017|0 Yorum

Yazar Hakkında:

2012 yılında geçirdiğim bir kriz sonunda tedavi görmeye başladım. Tedavimin ilk iki ayında bu uzun anlatıyı, Novella’yı yazdım.

Yorum Yap