Teşhis paylaşıldıktan sonra aile ve hasta yakınlarının tutumları ne yönde oluyor? Doğru ve yanlış tutumlar hangileri?
Bir hasta yakınının başına gelebilecek en güç durumlardan birisi, hekimler tarafından ciddi bir rahatsızlığının olduğu onaylandığı halde hastalığını kabul etmeyen ve yardımı reddeden bir hastasının olmasıdır. Gerçeği değerlendirme yetisi bozuk ve psikozun belirgin tüm belirtilerini gösteren böyle bir hastada hastalığının yanı sıra içgörünün yokluğu da söz konusudur, içgörü yokluğu sıklıkla hastalığın bir belirtisi olabileceği gibi, kimi zaman da bireyin kendisine yakıştıramadığı bir duruma karşı geliştirdiği bilinçli ya da bilinç dışı bir savunma düzeneği olabilir. Hastalığın kabul edilmesindeki güçlük bazen hastadan çok hasta yakınlarında veya her iki tarafta birlikte görülebilir.
Hastanın hastalığı ile ilgili içgörüsünün olmadığı bir durumla karşılaşıldığında, aile üyeleri hastayı hasta olduğuna ve tedavinin gerekliliğine ikna etmek için sonu gelmez bir uğraş içine girerler ve nihayet bitkin düşerler. Öte yandan onca yorgunluğa karşın hastanın tedavisi de çoğunlukla gerçekleşemez. Böylesi bir durumda hastaya, anlattıklarının “saçma” ya da “gerçek dışı” olduğunu kanıtlamaya çalışmanın veya hastayla iddialaşmanın hiçbir yararı olmadığı gibi, aile üyeleri ile hastanın “iyi kötü” var olan ilişkisi de zedelenir. Aile üyeleri ile hasta arasında çatışma başlar.
Oysa yapılması gereken, hasta ile iddialaşmak yerine onu yargılamadan dinlemek, bakış açısına saygı göstermek, tedaviye zorlamak yerine yardım etmeye çalışmak ve başlangıç noktası oluşturabilecek bir motivasyon kaynağı bulabilmektir.
Hastalığını ve tedaviyi reddeden bir hastanın varlığı durumunda istem dışı tedavi amacıyla, yasalardan ve güvenlik güçlerinden faydalanarak tedavinin gerçekleştirilme süreci de aile üyeleri için çok yıpratıcı bir hal alır. Hastalarının iyiliği için bir girişimde bulunduklarını ne kadar düşünürlerse düşünsünler, istemsiz yatışlarda hasta yakınları derin bir iç sorgulama içine girerler. Kuşaktan kuşağa aktarılan “deli” ve “tımarhane” öyküleri, hasta yakınlarını sanki hastalarını sonu olmayan bir yolculuğa uğurluyormuş duygusuna iter.
Suçluluk duygusu, utanma, kızgınlık ve direnç iç içe girer. Hastalarının bir biçimde tedaviyi kabul etme durumlarında dahi aile adeta “matem süreci”ne benzer bir dönemden geçer. Olanlara inanmayan, bütün bunların niçin “onların başına” geldiğini sorgulayan aile üyeleri “şok” yaşarlar. İleride neler yaşanacağı konusunda derin bir belirsizlik hissine kapılırlar. Kaygı, tedirginlik, çökkünlük, kızgınlık sıklıkla yaşanan duygulardır. “Çaresizlik” öfke uyandırır. Aile üyeleri kimi zaman öfkelerini bastırıp kendilerine yöneltebilir ve uyum sürecinde depresyona girebilirler. Kimi zaman da öfkelerini hastaya kızarak, bağırarak, kötü davranarak ve onu suçlayarak ifade edebilirler. Utanma ve suçluluk duygusu da aile üyelerinde sık rastlanılan duygulardır. Bu duygular aile üyelerini hastalığın tedavisiyle uğraşmak yerine, hastalığı gizlemeye itebilir. Hastalığın gizlenmesi ve tedavinin gerçekleşmemesi hastanın durumunun daha da kötüleşmesine yol açar. Bu durum aileyi daha da şaşkın hale getirir ve krize el konulmadığı sürece bu kısır döngü sürer gider.
Yetişkinleri etkileyen hastalıklar içinde en çok aile içi soruna yol açan hastalık şizofrenidir. Şizofreni hastası bir yakını olan kişiler için sağlıklı bir danışmanlık hizmeti gereklidir. Hastalık kimsenin suçu değildir. İnsanlar birbirlerinin şizofreni olmasına neden olmazlar. En başından itibaren aile üyelerinin gereksinimleri de saptanmalı ve çözüm yoluna gitmek için çaba sarf edilmelidir. Sonradan tedavi ekibinin ayrılmaz bir parçası olması gerektiğini düşündüğümüz aile üyelerinin biyolojik, ruhsal ve toplumsal açıdan desteklenmesi gereklidir. Aile üyelerinin yeniden “toparlanmalarını” sağlayacak girişimler, krize müdahale ile başlatılmalı ve aile tedavisi ile sürdürülmelidir. Ancak ruh ve beden sağlığı yerindeki aile üyeleri tedavi işbirliğini oluşturmaya olumlu katkılar sağlayabilir.
Hastalarının tedavisi başlatılan aile üyelerine duygusal destek, hastalık eğitimi, iletişim ve sorun çözme becerisi kazandırmanın yanı sıra stresle baş etmeyi içeren müdahalelerde de bulunulması gereklidir. Ruhsal-eğitsel yaklaşım ya da hastalık eğitimi, şizofreninin klinik özellikleri, nedenleri, gidiş ve sonlanımı, tedavi ve rehabilitasyonu hakkında bilgi verilmesini amaçlar. Bu uygulamalar bireysel yapılabildiği gibi birden çok aileye bir arada da uygulanabilir. Bu türden müdahalelerin şizofreni tedavisine katkıları ve hastalığın gidişi üzerindeki olumlu etkileri kanıtlanmıştır. Aile üyelerinin tedavi işbirliğini güçlendirmede oynadıkları rolün olumlu ya da olumsuz olacağını belirleyen bir başka önemli etken, duygu dışa vurumu (expressed emotion) biçimidir.
Yüksek duygu dışa vurumu gösteren aile üyelerine sahip şizofreni hastalarının daha fazla alevlenme yaşadıkları, daha çok hastaneye yattıkları pek çok araştırma ile açıkça kanıtlanmıştır. Yüksek duygu dışa vurumu gösteren hasta yakınları, daha hararetli ve çok konuşan, tartışmayı seven, uyarılmış tarzda konuşan, karşısındakinin konuşmasını kesen bir tutum gösterirler, hatta karşısındakini layığıyla dinlemezler. Ortaya çıkan sorunların etkin biçimde çözümlenmesini sağlayamazlar. Yakınlarının hasta olduğuna inanmazlar ve belirtileri kişinin isterse kontrol edebileceği bir tembellik olarak algılarlar. Eleştirici ve toleranssız davranarak hastanın güven gereksinimini karşılayamazlar. Hastanın sosyal destek ve uzaklık/yakınlık ihtiyaçlarına saygı duymazlar. Hastaları ile ilgili rasyonel olmayan beklentileri vardır. Ya hastayı “normal” davranmaya zorlarlar ya da hastanın iyileşemez bir bozukluk yüzünden hayat boyu bakım ve korunmaya muhtaç olduğunu düşünürler. Kriz durumlarında katı, esneklikten uzak ve değişken duygusal tepkiler gösterirler. Bunun tam karşısında yer alan düşük duygu dışa vurumu tutumunda ise, hastayı daha çok dinlemek, onunla göz teması kurmak, yerinde ve zamanında konuşmak, daha sakin/dingin, duygusal olarak nötr ve daha olumlu/destekleyici davranmak, sorun çözmede etkin ve başarılı olmak, psikotik hastalığı olduğu gibi kabul etmek, ilgi ve sosyal destek sağlamak, hastanın mesafe gereksinimine saygı göstermek, nesnel, uyum sağlayıcı, esnek ve kendini kontrol edici davranmak gibi özellikler vardır. Şizofrenide aile üyelerine yönelik gerçekleştirilen müdahalelerin önemli bir bileşeni, aile üyelerinin duygu dışavurumunu azaltmaktır. Şizofrenide her türden stresin alevlenmeleri tetiklediği bilinmektedir. Ailenin stresle başa çıkma becerilerini artırmak hastalığın gidişini olumlu etkileyecektir. Pek çok tedavi kılavuzunda aileye yönelik müdahalelerin başarılı olabilmesi için bu müdahalelerin en az 6-9 ay sürdürülmesinin gerekliliği vurgulanmaktadır.