haldun-hoca-1Toplumda şizofreniye ilişkin yanlış fikirler ve olumsuz önyargılar çok yaygın. Birçok insan şizofreniyi tedavisi olmayan bir hastalık şeklinde algılıyor, oysa şizofreni tedavi edilebilir. Birçok insan şizofreni hastalarının asla iyileşmeyeceğini düşünüyor, oysa şizofreni hastaları iyileşebilir. Yine birçok insan şizofreni hastalarının cinayet işleyen, saldırgan, zarar verici insanlar olduklarına inanıyor, oysa onlar naif, kırılgan kişiler.

Şizofreni hastalığının temel özellikleri nelerdir?

Şizofreni, genellikle genç yaşta başlayan, bireyin kişiler arası ilişkiler ve gerçeklerden koparak kendine özgü bir içe kapanım dünyasında yaşadığı, düşünce, duygu ve davranışlarında ortaya çıkan bir dizi belirti ile kendini gösteren ruhsal bir bozukluktur. Hastalık alevlenme ve yatışma dönemleri ile seyreder. Alevlenme döneminde kişinin gerçeği değerlendirme yetisi bozulur. Buna bağlı, düşünce içeriğinde ve akışında bozulma görülür. Kişinin anlattıkları ve yaptıkları mantık dışıdır. Kişi, algılama bozukluğuna bağlı olarak bizim duymadığımız sesleri duyduğunu iddia edebilir ve buna göre davranabilir. Ancak, alevlenme belirtileri tedavi edildiğinde bireyde gerçeği değerlendirme bazen tamamen bazense büyük ölçüde normale döner. Daha az sayıda kişiyi kapsayan bir hasta grubunda ise gerçeklik kaybı süreğenleşebilir. Günümüzde uygulanan ilaç tedavileri ve psikoterapiler ile hastalığın alevlenmesi yatıştırabilmektedir. Erken tedavi hastalığın gidişini büyük ölçüde olumlu etkiler. Herhangi birimizin hastalığa yakalanma oranı yaklaşık %1’dir.

Şizofreni toplum tarafından nasıl algılanıyor, gerçeğe uygun algı nasıl olmalı?

Toplumda şizofreniye ilişkin yanlış fikirler ve olumsuz önyargılar çok yaygın. Birçok insan şizofreniyi tedavisi olmayan bir hastalık şeklinde algılıyor, oysa şizofreni tedavi edilebilir. Birçok insan şizofreni hastalarının asla iyileşmeyeceğini düşünüyor, oysa şizofreni hastaları iyileşebilir. Yine birçok insan şizofreni hastalarının cinayet işleyen, saldırgan, zarar verici insanlar olduklarına inanıyor, oysa onlar naif, kırılgan kişiler. Hastalığın en şiddetli döneminde saldırganlık olasılığı varsa bile bu oran %10’dur ve tedavi ile daha da azalır. Planlanarak gerçekleştirilen cinayetlerin tamamına yakınının “akıllılar” tarafından işlendiği bilinmektedir. Çok sayıda insan şizofreni hastalarının iş yapamayacaklarına, hiçbir zaman çalışamayacaklarına, onların tembel ve güvenilmez kişiler olduklarına inanır, oysa fırsat yaratılırsa yetenekleri ölçüsünde bu hastaların her biri üretkenlik gösterebilir. Birçok insan şizofreni hastalarını her zaman saçmalayarak konuşan, söyledikleri anlaşılmaz, ne zaman ne yapacakları belirsiz kişiler şeklinde düşünürken, bu durum sadece hastalığın aktifleştiği belirli dönemlerde görülür. Bu zamanın dışında ise bir şizofreni hastasından öğreneceğimiz pek çok şey vardır.

Şizofreni tedavisinin önündeki engeller nelerdir? Damgalanmanın şizofreni hastaları üzerinde yarattığı etkileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şizofreninin başarılı tedavisinin ve hastanın yeniden topluma kazandırılmasının önündeki en önemli engellerden birisi olumsuz önyargılar ve damgalamadır. Aslında burada bir kısır döngü söz konusudur. Damgalama, tedavi olanaklarından yeterince yararlanmayı olumsuz etkilerken, yetersiz tedavi ve hastalığın kötü seyri de damgalamayı körüklemektedir. Toplum içinde herhangi bir nedenle damgalanmak ve olumsuz önyargılara maruz kalmak, stres dolu bir yaşam deneyimi anlamına gelir. Damgalanmış insanlar, önemsiz ve değersiz bir toplumsal kimliğe bürünürler. Bu değersizlik durumu ve bunu izleyen sonuçlar, damgalanmış insanları diğer şiddetli ve süreğen stres etkenlerinin baskısı altında bırakır. Damgalanan kişi önyargı veya ayrımcılığın hedefi durumundadır. Damgalanmış bir grubun üyelerinin alay edilme, dışlanma, ayrımcılık ve şiddet gibi durumları damgalanmamış insanlara göre daha fazla yaşadıkları konusunda somut kanıtlar vardır. Bu nedenle, damga kişinin benliğine yöneltilen tehditlerin yoğunluğunu ve sıklığını artırmaktadır. Damganın ikinci ana özelliği, kişinin toplumsal kimliğindeki değersizliğinin farkında olmasıdır. Damgalanmış bireyler, diğer insanların kendilerine değer vermediklerinin, saygı göstermediklerinin, onlar tarafından beğenilmediklerinin farkındadırlar.

Böyle bir durum damgalanmış bireyin benlik saygısına ciddi bir tehdittir.

Damgalanmanın başka bir anahtar özelliği diğer insanların bir bireyin toplumsal kimliği hakkında olumsuz ve kalıplaşmış fikirler yürüttüğü gerçeğidir. Damgalanmış insanlar, onlara inanmıyor olsalar bile, bu kalıplaşmış görüşler tarafından sıklıkla tehdit edilmektedirler. Bir bireyin, önyargılı bir tutumla muamele görüp görmediği konusunda yaşadığı belirsizlik damgalanmanın önemli bir özelliğidir. Damgalanmamış insanlar, damgalanmış insanlara karşı besledikleri gerçek tutumlarını genellikle gizlemeye çalışırlar. Bunun sonucu olarak, damgalanmamış bireylerin damgalanmış bireylere karşı gösterdiği davranışlar, onların gerçek tutumlarının doğru bir göstergesi değildir. Damgalanmış insanlar için yaratılan bu belirsizlik, bir stres kaynağıdır. Damga, strese dolaylı bir biçimde de neden olabilir. Damgalanmış insanların hastane, barınma, eğitim ve iş edinme gibi olanaklara ulaşma noktasında karşılaştıkları zorluklar onlara karşı gösterilen ayrımcılığın örnekleridir. Damgalanmış insanların yaşamları, daha zengin ve statüsü daha yüksek insanların yaşamlarına göre daha fazla günlük sıkıntılara ve kronik gerginliklere uğrayabilir. Damgalanmış insanların toplum tarafından reddedilmesi, yalnızlığa ve toplumsal desteğin azalmasına yol açabilir.

Teşhis paylaşıldıktan sonra aile ve hasta yakınlarının tutumları ne yönde oluyor? Doğru ve yanlış tutumlar hangileri?

Bir hasta yakınının başına gelebilecek en güç durumlardan birisi, hekimler tarafından ciddi bir rahatsızlığının olduğu onaylandığı halde hastalığını kabul etmeyen ve yardımı reddeden bir hastasının olmasıdır. Gerçeği değerlendirme yetisi bozuk ve psikozun belirgin tüm belirtilerini gösteren böyle bir hastada hastalığının yanı sıra içgörünün yokluğu da söz konusudur, içgörü yokluğu sıklıkla hastalığın bir belirtisi olabileceği gibi, kimi zaman da bireyin kendisine yakıştıramadığı bir duruma karşı geliştirdiği bilinçli ya da bilinç dışı bir savunma düzeneği olabilir. Hastalığın kabul edilmesindeki güçlük bazen hastadan çok hasta yakınlarında veya her iki tarafta birlikte görülebilir.

Hastanın hastalığı ile ilgili içgörüsünün olmadığı bir durumla karşılaşıldığında, aile üyeleri hastayı hasta olduğuna ve tedavinin gerekliliğine ikna etmek için sonu gelmez bir uğraş içine girerler ve nihayet bitkin düşerler. Öte yandan onca yorgunluğa karşın hastanın tedavisi de çoğunlukla gerçekleşemez. Böylesi bir durumda hastaya, anlattıklarının “saçma” ya da “gerçek dışı” olduğunu kanıtlamaya çalışmanın veya hastayla iddialaşmanın hiçbir yararı olmadığı gibi, aile üyeleri ile hastanın “iyi kötü” var olan ilişkisi de zedelenir. Aile üyeleri ile hasta arasında çatışma başlar.

Oysa yapılması gereken, hasta ile iddialaşmak yerine onu yargılamadan dinlemek, bakış açısına saygı göstermek, tedaviye zorlamak yerine yardım etmeye çalışmak ve başlangıç noktası oluşturabilecek bir motivasyon kaynağı bulabilmektir.

Hastalığını ve tedaviyi reddeden bir hastanın varlığı durumunda istem dışı tedavi amacıyla, yasalardan ve güvenlik güçlerinden faydalanarak tedavinin gerçekleştirilme süreci de aile üyeleri için çok yıpratıcı bir hal alır. Hastalarının iyiliği için bir girişimde bulunduklarını ne kadar düşünürlerse düşünsünler, istemsiz yatışlarda hasta yakınları derin bir iç sorgulama içine girerler. Kuşaktan kuşağa aktarılan “deli” ve “tımarhane” öyküleri, hasta yakınlarını sanki hastalarını sonu olmayan bir yolculuğa uğurluyormuş duygusuna iter.

Suçluluk duygusu, utanma, kızgınlık ve direnç iç içe girer. Hastalarının bir biçimde tedaviyi kabul etme durumlarında dahi aile adeta “matem süreci”ne benzer bir dönemden geçer. Olanlara inanmayan, bütün bunların niçin “onların başına” geldiğini sorgulayan aile üyeleri “şok” yaşarlar. İleride neler yaşanacağı konusunda derin bir belirsizlik hissine kapılırlar. Kaygı, tedirginlik, çökkünlük, kızgınlık sıklıkla yaşanan duygulardır. “Çaresizlik” öfke uyandırır. Aile üyeleri kimi zaman öfkelerini bastırıp kendilerine yöneltebilir ve uyum sürecinde depresyona girebilirler. Kimi zaman da öfkelerini hastaya kızarak, bağırarak, kötü davranarak ve onu suçlayarak ifade edebilirler. Utanma ve suçluluk duygusu da aile üyelerinde sık rastlanılan duygulardır. Bu duygular aile üyelerini hastalığın tedavisiyle uğraşmak yerine, hastalığı gizlemeye itebilir. Hastalığın gizlenmesi ve tedavinin gerçekleşmemesi hastanın durumunun daha da kötüleşmesine yol açar. Bu durum aileyi daha da şaşkın hale getirir ve krize el konulmadığı sürece bu kısır döngü sürer gider.

Yetişkinleri etkileyen hastalıklar içinde en çok aile içi soruna yol açan hastalık şizofrenidir. Şizofreni hastası bir yakını olan kişiler için sağlıklı bir danışmanlık hizmeti gereklidir. Hastalık kimsenin suçu değildir. İnsanlar birbirlerinin şizofreni olmasına neden olmazlar. En başından itibaren aile üyelerinin gereksinimleri de saptanmalı ve çözüm yoluna gitmek için çaba sarf edilmelidir. Sonradan tedavi ekibinin ayrılmaz bir parçası olması gerektiğini düşündüğümüz aile üyelerinin biyolojik, ruhsal ve toplumsal açıdan desteklenmesi gereklidir. Aile üyelerinin yeniden “toparlanmalarını” sağlayacak girişimler, krize müdahale ile başlatılmalı ve aile tedavisi ile sürdürülmelidir. Ancak ruh ve beden sağlığı yerindeki aile üyeleri tedavi işbirliğini oluşturmaya olumlu katkılar sağlayabilir.

Hastalarının tedavisi başlatılan aile üyelerine duygusal destek, hastalık eğitimi, iletişim ve sorun çözme becerisi kazandırmanın yanı sıra stresle baş etmeyi içeren müdahalelerde de bulunulması gereklidir. Ruhsal-eğitsel yaklaşım ya da hastalık eğitimi, şizofreninin klinik özellikleri, nedenleri, gidiş ve sonlanımı, tedavi ve rehabilitasyonu hakkında bilgi verilmesini amaçlar. Bu uygulamalar bireysel yapılabildiği gibi birden çok aileye bir arada da uygulanabilir. Bu türden müdahalelerin şizofreni tedavisine katkıları ve hastalığın gidişi üzerindeki olumlu etkileri kanıtlanmıştır. Aile üyelerinin tedavi işbirliğini güçlendirmede oynadıkları rolün olumlu ya da olumsuz olacağını belirleyen bir başka önemli etken, duygu dışa vurumu (expressed emotion) biçimidir.

Yüksek duygu dışa vurumu gösteren aile üyelerine sahip şizofreni hastalarının daha fazla alevlenme yaşadıkları, daha çok hastaneye yattıkları pek çok araştırma ile açıkça kanıtlanmıştır. Yüksek duygu dışa vurumu gösteren hasta yakınları, daha hararetli ve çok konuşan, tartışmayı seven, uyarılmış tarzda konuşan, karşısındakinin konuşmasını kesen bir tutum gösterirler, hatta karşısındakini layığıyla dinlemezler. Ortaya çıkan sorunların etkin biçimde çözümlenmesini sağlayamazlar. Yakınlarının hasta olduğuna inanmazlar ve belirtileri kişinin isterse kontrol edebileceği bir tembellik olarak algılarlar. Eleştirici ve toleranssız davranarak hastanın güven gereksinimini karşılayamazlar. Hastanın sosyal destek ve uzaklık/yakınlık ihtiyaçlarına saygı duymazlar. Hastaları ile ilgili rasyonel olmayan beklentileri vardır. Ya hastayı “normal” davranmaya zorlarlar ya da hastanın iyileşemez bir bozukluk yüzünden hayat boyu bakım ve korunmaya muhtaç olduğunu düşünürler. Kriz durumlarında katı, esneklikten uzak ve değişken duygusal tepkiler gösterirler. Bunun tam karşısında yer alan düşük duygu dışa vurumu tutumunda ise, hastayı daha çok dinlemek, onunla göz teması kurmak, yerinde ve zamanında konuşmak, daha sakin/dingin, duygusal olarak nötr ve daha olumlu/destekleyici davranmak, sorun çözmede etkin ve başarılı olmak, psikotik hastalığı olduğu gibi kabul etmek, ilgi ve sosyal destek sağlamak, hastanın mesafe gereksinimine saygı göstermek, nesnel, uyum sağlayıcı, esnek ve kendini kontrol edici davranmak gibi özellikler vardır. Şizofrenide aile üyelerine yönelik gerçekleştirilen müdahalelerin önemli bir bileşeni, aile üyelerinin duygu dışavurumunu azaltmaktır. Şizofrenide her türden stresin alevlenmeleri tetiklediği bilinmektedir. Ailenin stresle başa çıkma becerilerini artırmak hastalığın gidişini olumlu etkileyecektir. Pek çok tedavi kılavuzunda aileye yönelik müdahalelerin başarılı olabilmesi için bu müdahalelerin en az 6-9 ay sürdürülmesinin gerekliliği vurgulanmaktadır.

Tedavi sürecinde hasta yakınlarının katkısı nasıl olmalı?
haldun-hoca-2Ailenin tedavi işbirliğini oluşturmadaki rolü, daha hastanın değerlendirilme aşamasında başlar. Bu aşamada aile üyelerinin doğru öykü vermeleri ve hastadaki belirtilerle hastanın işlevleri konusunda doğru bir bakış açısı oluşturmaları gereklidir. Hastanın ilk değerlendirilmesi sırasındaki işlevsellik düzeyi konusunda en doğru bilgi aileden gelecektir.

Tedaviye başlandığında ailenin görevi hastanın tedavi süreci içinde tedavi ekibinin farkına varmadığı gereklilikleri hatırlatmaktır. Aile üyeleri hastanın tedavi programının gerektirdiği ilaçları ve yöntemleri öğrenmeli ve hastanın tedavi planı ile uyum sağlaması için gerekebilecek cesaret ve desteği sağlamalıdır. Hastanın tedavi programını yürütebilmesinde mümkün olan en fazla sorumluluğu alması için hastaya destek vermek ailenin görevidir. Aile üyeleri, hastanın aldığı tedavilere nasıl bir yanıt verdiği konusunda bir fikir edinmeye çalışmalı ve hastanın aile/toplum içindeki davranışlarına dikkat ederek bunları tedavi ekibiyle paylaşmalıdırlar. Bu süreç hastaya nelerin yardımcı olup, nelerin olmadığı konusunda ailenin de bir bakış açısı edinmesini sağlayacaktır.

Hastanın başarabileceği kadar bağımsız olması için yüreklendirilmesi tedaviyi olumlu etkileyecektir. Aile üyeleri, kriz veya hastalığın yinelenmesinin erken belirtilerini öğrenmeli ve çıkmak üzere olan bir kriz ve/veya yineleme konusunda tedavi ekibine zamanında bilgi vermelidir. Bütün bunların yanı sıra hasta aileleri, diğer ailelerle bir araya gelerek örgütlenmeli, şizofreni hastalarının bakım düzeylerini geliştirmek için destek sağlamalı ve onların haklarını savunma gruplarını oluşturmalıdırlar. Hastalarının en güçlü, en uzun süreli ve neredeyse biricik destek sistemi olan aileler, tedavi ekibinin doğal üyeleri olarak görülmelidir.

Şizofreni tedavisindeki hedefler nelerdir?

Tedavideki hedefler şöyle sıralanabilir:

Belirtileri yok etmek veya azaltmak, bu süreci devam ettirmek, Hastaneye gitme veya hastanede yatma gereksinimini önlemek veya azaltmak, Hastalığın nüks etmesini önlemek, ilaçlardan kaynaklanabilecek istenmeyen yan etkileri ortadan kaldırmak veya azaltmak, iş, eğitim, bağımsız yaşam, sosyal ilişkiler gibi normal günlük aktivitelerin sürdürülmesini veya bunlara başlanmasını sağlamaktır.

Tedavide hangi ilaçlar kullanılıyor, bu ilaçlar hangi mekanizmalarla hasta üzerinde etkili oluyor?

Şizofreni tedavisi ilaçsız mümkün olmaz, Antipsikotik tedaviler beyindeki kimyasalların etkisini azaltarak psikotik nöbetleri büyük ölçüde kontrol altına alır. Eski geleneksel antipsikotikler dopamin adlı kimyasalın düzeyini azaltıyordu ve bu durumun pozitif belirtilerde iyileşme sağlayacağına inanılıyordu. Ancak negatif belirtiler üzerinde etkili değillerdi ve ekstrapiramidal bozukluklar adıyla bilinen sıkıntı verici hareket bozukluklarına da neden oluyorlardı. Atipik antipsikotikler dopamin üzerinde etki göstermenin yanı sıra serotonin adındaki diğer bir kimyasal üzerinde de etkilidir. Bu ikili etki, daha fazla belirti üzerinde işe yarar ve rahatsız edici hareket bozukluğu yan etkilerine daha az oranda yol açar.

Şizofreni hastalığının tedavisindeki güncel gelişmeler nelerdir?

Yeni yaklaşımlar son yıllarda uzun etkili oral atipik antipsikotik formlarının geliştirilmesini sağladı. Bunlar günde bir kez alınmasına karşılık, belirtiler üzerinde etkili olmaları ve diğer oral ilaçlar kadar iyi tolere edilmeleri nedeniyle hastalar açısından daha uygun olduklarından şizofreni tedavisini geliştirmeyi amaçlamaktadırlar.

Bazı antipsikotik ilaçlar yatıştırıcı özellikte olabilir. Bu etki tedaviye başlandığında, özellikle de kişi çok tedirginse, fayda sağlayabilir. Ancak, antipsikotik ilaçların etkisi sadece sakinleştirici özellikleri ile sınırlı değildir. Antipsikotiklerin etkili olması için hastayı sakinleştirmesi gerekmez.

Psikoterapi süreci ve psikososyal müdahaleler hakkında bilgi alabilir miyiz?

Psikoterapi ve psikososyal müdahaleler kişilerin hastalıklarıyla psikolojik ve sosyal açıdan başa çıkmaları için yeni yollar bulmalarını sağlayarak onların hastalıklarını yönetmelerine yardımcı olabilir. Bu gibi terapiler kişilerin kendileri, başkaları ve çevreleri hakkında düşünmelerine yardımcı olabilir. Bu durum, hastalığın alışveriş yapma veya başkalarıyla bir araya gelme gibi günlük yaşamın sosyal yönünü yönetme üzerindeki etkisini azaltabilir, Psikoterapinin çeşitli türleri mevcuttur.

Bazı psikoterapilerde kognitif veya davranışçı yaklaşım yer almaktadır. Bu yaklaşımlar, kişinin daha normal düşünmesini ve davranmasını desteklemeyi, ev, iş yeri, toplu alanlar ve hastane gibi farklı ortamlarda sosyalleşme yeteneğini geliştirmeyi amaçlar. Psikoterapi ruh sağlığı uzmanları tarafından bire bir olarak veya hastanın ailesinin de katıldığı grup bazında uygulanabilir. Ruh sağlığı ekiplerinin günlük görevlerinde psikoterapi ve psikososyal müdahaleler kullanmaları giderek daha yaygın bir hale gelmektedir.

Başkanı olduğunuz Şizofreni Dernekleri Federasyonu’nun toplumda şizofreni hastalığına dikkat çekilmesi, hasta ve hasta yakınlarının bilinçlendirilmesi adına gerçekleştirdiği projeler nelerdir?

Şizofreni Dernekleri Federasyonu ülkemizdeki şizofreni derneklerini bir çatı altında toplayan, 2006 yılında kurulmuş bir sivil toplum örgütüdür. Hastalar, hasta yakınları ve ruh sağlığı çalışanlarının bir araya gelerek oluşturdukları Şizofreni Dernekleri Federasyonu’nun hedefleri şöyle sıralanabilir;

Şizofreni hastalarının tedavisini, rehabilitasyonunu, hasta ve hasta yakınlarının dayanışmasını ve bu kişilere toplumun desteğini sağlamak, Hastaları toplum dışına iten damgalayıcı anlayışlara karşı mücadele etmek, Hastaların yasal hakları konusunda bilgilendirme çalışmaları yapmak, Şizofreni ile ilgili bilimsel çalışmalara destek vermek, Hasta veya hasta yakını olarak hastalıktan etkilenen bireylerin morallerini olabildiğince yüksek  düzeye çıkarmak, Hastalığın sebep olduğu işgücü / emek, üretim, zaman ve diğer ekonomik değer kayıplarını en aza indirgemek, Kişilerde ruhsal, fiziksel ve sosyal iyilik halinin oluşumuna katkı sağlayarak toplumsal fayda oluşturmak.

Şizofreni Dernekleri Federasyonu bu amaçları doğrultusunda bugüne dek pek çok etkinlik gerçekleştirildi. “Şizofrenide Toplum Önderleri” adı altında yapılan çalıştaylarda, sırasıyla, Sivil Toplum Örgütlemesinin Esasları, A’dan Z’ye Şizofreni, Şizofreni İle Damgalama ve Ayrımcılığa Karşı Mücadelede Medyanın Rolü ve Medya ile İlişkiler, Şizofreni Hastaları için Destekli İşyeri Uygulamaları, Ruh Sağlığı Politikaları İçinde Şizofreninin Yeri ve Önemi temaları ele alındı.

Anadolu’nun dört bir yanından şizofreni hastalarının resimleri bir araya getirilerek “Onların Resimleri” adı altında Mehmet Güleryüz’ün küratörlüğünde İstanbul’da sergilendi ve kitaplaştırıldı. Şizofreniyi topluma doğru anlatmak amacıyla, Aylin Eren ve Çağdaş Kaya’nın yönetmenliğinde ve şizofreni hastalarını anlatan “Biz Siz Onlar” ve Ayşegül Selenga Taşkent’in yönetmenliğinde “Volga Volga: Şizofreniyle Yaşamak” belgeselleri gerçekleştirildi.

“Şizofreni-Gör-Hisset-Paylaş: Korkuyla Kaplı Tır” etkinliği ile şizofreninin korkulacak bir olgu olmadığı ve asıl şizofreni hastasının bizzat kendisinin korkular içinde olduğu, acı çektiği topluma anlatılmaya çalışıldı. Şizofreni hastalarının öykülerinin bir araya getirildiği “Ateşin Düştüğü Yerden Sesler Yüzler Öyküler” başlıklı şizofreni hastaları için öykü yarışması düzenlendi. Bu yarışmalardan seçilen öyküler, Hayat Bana Yüreğini Açıyor, Hepimiz Deliyiz, Aklımın İplerini Saldım adlarıyla kitaplaştırıldı ve yayımlandı. Bu yarışmaların bu yıl dördüncüsü de yapılacak.

Son olarak “Şizofreni hastalarının geleceği için geçmişle yürüyüş” eylemimizi 17 Mayıs 2011 ’de İstanbul Süleymaniye Külliyesi’nde yürüyüş ve basın toplantısı ile gerçekleştirdik. Bu etkinlikle günümüzden beş yüz yıl önce ruh hastalarına sağlanan olanakların bugün ne kadar gerisinde olduğumuza dikkat çekmeye çalışıldı.

haldun-hoca-3Bir an önce ruh sağlığı yasasının çıkmasının, ruh sağlığı politikalarının kağıt üstünden yaşama geçirilmesinin önemine değinilen bu eylemimizde ülkemizde ruhsal bozuklukların ortaya çıkmasını önlemeyi temel görev edinen koruyucu ruh sağlığı anlayışının ülkeyi yönetenler dahil toplumun her kademesinde yerleşmesi ve uygulanması gerektiğine dikkat çekildi.

Ayrıca, ruhsal bozukluklar ortaya çıktığında mevcut tüm tedavi olanaklarını hastalıktan mustarip birey için seferber etmek ve tedavi sonrası bireyin sevmek ve üretmek kapsamındaki yetilerini ifade edebilmesi için en kapsamlı zeminin oluşturulmasının gerekliliğinin altı çizildi.

Yine bu etkinliğimizde, ruhsal hastalığı olup toparlanan insanlarımıza iş olanağı sunulmasının, farklı olanların, ruh hastalığı olanların damgalanmadığı, dışlanmadığı, ayrımcılığa uğramadığı bir toplum isteğimiz kararlılıkla vurgulandı.

Kaynak: Pharmaceutical Business Review, Nisan-Haziran 2012 s 60-66