Adı “O” harfiyle başlıyor. 1957 yılında tanıdım O’nu. Demek yirmi altı yıl olmuş tanışalı. Sevdiğim “Benim Delilerim”den biri… Çoktan ölmüş bulunan bir ressam arkadaşımın uzak akrabası oluyor. O ressamın aracılığıyla tanımıştım. Yetenekli bir gençti, yazı yazardı, öyküler yazardı… “Dı” dediğime bakmayın, sonraları daha da iyi şeyler yazmaya başladı. Hala da yazıyor. Ama şizofreni hastası olduğu için, kimileyin belirtiler biçiminde, kimileyin de çok aşırı olarak dengesizliği, ruh hastalığı, yazılarında yansıyor.
“Benim Delilerim”in hepsini, doğal insan saygısıyla, dikkatle dinlediğim için, O’nu da dinlerdim. Çok saygılıdır. Tedirgin etmekten çekinir. İzin almadan evime de gelmez, işyerime de…
Gözleri çok bozuk, yazıları gözlerine çok yaklaştırarak okuyabilir. Lise öğrenimi görmediğinden, bu eksikliğini gidermek için çok okur, ama aburcubur okuduğu yazılarından bellidir. Yazıları, yazıları diyorum, yirmi altı yıldan beri bana mektup yazar. Kimileyin mektuplarının arası kesilir. Sonra yine mektup coşkusuna yakalanır, üst üste iki mektup birden postaladığı olur. Hem de çoğu mektubunu taahhütlü gönderir. Eskiden yanıt verirdim mektuplarına. Son yıllarda yanıt vermiyorum. Çünkü yanıtlarımın artık ne O’na, ne de bana yararı var.
“Benim Delilerim”in mektuplarını ve kendilerine değgin en küçük belgeleri bile saklarım, dosyalara koyarım O’nun yirmi altı yıldan beri bana gönderdiği mektuplar dolu dolu on dosya tutmuştur. Bu mektupların genel ayrımı yapılmışsa da, daha sıralanamamıştır. Sıralanması da yapılırsa, belki yirmi dosya tutacaktır. Kağıt tüketimi yüksek, uygar bir ülke olabilseydik, bu mektupları yayınlamayı bile düşünürdüm.
Yeni tanıdığım günlerde O’da hastalığın belirtileri pek ayrımsanmıyordu. Sonra sonra dengesi bozulmaya başladı. Hekimler hastalığının tanısını koymuşlardı: Şizofreni…
Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nden mektuplar gönderiyordu, beni kurtar, diye… İnsanın yüreğini parçalayan mektuplar. Eski dostum Başhekim Dr. Faruk Bayülkem’e telefon ediyordum O. için. En çok şok tedavisinden yakınıyordu. Şok olmayı hiç istemiyordu. Ama sınırım ki, bu şoklar O’na oldukça iyi geliyordu.
Tedavileri arasında bir sıra mektuplarında tutturmuştu, “Aziz Ağabey, beni yalnız sen tedavi edebilirsin…” diye. “Beni ayaklarımdan gıdıkla” diye yazıyordu.
O.’nun zaman zaman tutarakları vardı. Kafasına bir tebelleş düşünü balta oluyor, aylarca hep o konuyu yazıp konuşuyordu. Ayaklarını gıdıklarsam, iyi olacağı da O.’nun böyle bir tebelleş düşünüşüydü.
Oldukça iyileştiği bir gün telefon edip beni görmek istediğimi söyledi. Çağırdım. Geldi.
Akıl hastaları, hasta olduklarını bilmezler sanırdım. Oysa bilenleri de var. En çekilmez akıl hastası, hasta olduklarını bilmeyenler. O. hasta olduğunu biliyordu. Hekimlerin kendisine şizofreni tanısı koyduklarını söyledi. Ve o gün bana bu hastalığa nasıl yakalanmış olduğunu, tıpkı soğuk aldığı, ya da bir bulaşıcı hastalığın mikrobunu aldığı günü anımsar gibi, büyük bir hayal gücüyle anlatmıştı. Beyoğlu’nda bir gün Saray sinemasına film seyretmeye gidecekmiş. Bilet almak için sinemanın dış girişinde bekliyor. Bilet gişesi önünde sırada bekleyenlerden bir adam… O adamın birden kafası yarılıyor.. O yarıktan bir göz kamaştırıcı ışık fışkırıyor. O ışık, O.’nun kafasına doluyor.
İlk hastalanışını işte böyle anlatıyordu kendisi.
O.’nun mektuplarında zengin, alabildiğine renkli (deli alacası denilecek renklilikte) bir dünyayla karşılaşıyoruz. Dönem dönem O.’nun dünyasını salt cinsel ilişki kaplar. Özellikle sapık cinsel ilişkiler içinde boğulur gibidir. Çocukluğunu, ilk gençliğini, günah çıkarır gibi bütün çıplaklığıyla mektuplarında anlatır bana. Bu anlatış, neresi gerçek neresi uydurma olduğu belli olmayan alabildiğine fantastik bir dünyanın iç dökmeleri, günah çıkarmalarıdır. Ailesinden kimilerinin, günümüzün geçerli ahlak kurallarına uymayan davranışlarını bütün ayrıntılarıyla anlatır. Çok kuşkuludur. Herkesten kuşkulanır, en yakınlarından, ailesindeki en yakınından bile… Yazdıklarının doğru mu, uydurma mı olduğu anlaşılamaz; ama bu yaşadıklarının kendisini ruh ve sinir hastalığına sürükleyen etkenlerden kimisi olduğu bellidir. Çocukluğunda nasıl sapık cinsel ilişkiler kurmak zorunda bırakıldığı esrar içirilerek… Bunlar tebelleş düşünüleridir O.’nun…
Yirmi altı yıldan beri gönderdiği mektuplarından, benim bildiğime göre iki kadına alabildiğine tutulmuştur. Kadınların bu tutkunluktan haberi belki de yoktur. Hele evli olan tutkunu olduğu bir kadına yazdığı mektupları, o kadına vereyim diye bana göndermiştir. O mektuplar müstehcenin en bayağısı da sayılabilir, aynı zamanda şiirsel bir müstehcen yaratış da sayılabilir. Yazık ki, alabildiğine müstehcen oldukları için O.’nun bu mektuplarından örnekler yayınlamayacağım.
O. kendisine çok büyük, milyonları aşan miras kaldığına inanmaktadır. Ama hastalığı nedeniyle kısıtlı olduğundan yasal vasileriyle avukatları miras konusunda O.’yu kandırmaktadırlar. Mektuplarının çoğu bu konu üzerindedir. Büyük mirasını nasıl olsa günün birinde eline geçirecektir. Niyeti, bu parayla büyük bir Vakıf kurmaktır.
O’nun mektuplarından, yazılarından, öykülerinden gelişigüzel birkaç örnek vermek istiyorum.
Son mektuplarından, 25 Ocak1980 tarihli mektubunda Türkiye için gerekli bulduğu kimi bilimsel düşüncelerini dört madde olarak yazmış. Bu dört maddelik mektubun salt birinci maddesini buraya aktarıyorum:
Sevgili abicim… Aklıma takılan birkaç noktayı daha sana yazıyorum.
Emek-ücret kuramının milli gelirde dağılım eşitliğine karşın sendikal fonksiyon gereksiz gibi görünüyor. Çünkü sendikalar yalnız emeğin ücret sorununu çözümleyen hukuki kuruluşlar olarak ortaya çıkmış, bu esasın ötesine yasal yetersizlikler nedeniyle varamamışlardır. Benim sana sunduğum “Demokratik Sol Emek Değeri”nde tüm emeğin altyapı olarak bölgesel, “kazai karar” örgütü oluşturmalarında, işkolları temsilcilikleri yanında sendikaların da bulunması, salt çelişki değil, emeğin altyapı kesimindeki ağır işlerin münavebeye konulabilmesindedir. İş kolları temsilcileri, emeğin tümüne gereken araç-gereç gereksinimini ve bu gereksinimin üretimini planlamaya koyarken; sendikaların, madencilik, demircilik, dökmecilik, kaynakçılık gibi ağır işleri, münavebeye koyabilme yeteneğine hukuken sahip bulunmaları ve de sahip çıkmaları esasıyla birleşiyorum.
16 Aralık 79 tarihli mektubunda O. bana şöyle yazıyor:
Aziz abiciğim… Şimdi 13. Sulh Hukuk’a iki nüshalı, daktiloda yazdırdığım bir dilekçe göndererek, Vakfımın bir de psikiyatri kliniği kuracağını, bazı statik hacimli diyatermik tedavilere çaba gösterilebileceğini, bu yargıya peşin hükümle karşı çıkmanın topluma faydalı olmayacağını, bazı çevrelerin, gerek artık-değer ücretli maliyet Vakfın gıda ve konut gereksinimine emeğinin, gerek psikiyatrik, sübjektif salt statik hacim diyatermik tıbbi çabaların karşısında olabileceklerini, bunun da topluma fayda getirmeyeceğini yazdırdım istidada. Ayrıca dilekçeye, bu sorunların çözümü için, senin Vakfınla birleşmek istediğimi, bu konuda daha cevap almadığımı yazdırdım.
Ayrıca Baro Başkanlığına da yazarak, adliye işlerine bir avukat verilmesini istedim. (…Burada, sevdiği kadın için kimi şeyler yazmış.)
Selam ve saygılar
O. şiirler de yazar. İşte şiirlerinden biri:
YOLCULAR BİR BİR
Kıyıda köpük
Kumsalda güneş sarı
Güzel yüzlü çocuk
Gökte göçen gün
Sabahyıldızında bir göz
Ufuktan geçen gemi
Söğüt dalında deniz
Dümende çıplak başlı biri
Yolcular bir bir
Yürüyen sabahyıldızı
Denizde söğüt dalı
Uykuda yolcular bir
Dümende çıplak başlı denizci
Günde kaybolan sarı
Yolcular bir denizci bir
Bütün gece yürümüş gemi
Uçsuz bucaksız şimdi gün
Gök sarı
Deniz mavi
Yolcular bir bir
Göçüyor gönülde sonsuz
Kumsalda güzel çocuk
Gölge yatsı Gece serin
Kumsalda çocuk uyumakta
Denizde söğüt dalı
Dümende şimdi
Rüyada
Yolcular bir bir
O.’nun başka bir mektubu:
Dün gece, saat 9 suları, uykuya dalmadan düşümde ne gördüm, biliyor musun? Hani 1959 sonlarında ben sana ilk defa Akşam gazetesine gelmiştim. Gelmeden de sana telefon edip yanına geleyim mi diye sormuştum da, sen niçin geleceksin, demiştin, yani isteksizdin, ben de seni çok görmek istiyordum. Senin yanına geldiğimde, sen küçük siyah bir masada oturuyordun da, bana Gelincik sigarası vermiştin, sigaradan bir tane de sen almıştın, ben de kibrit çıkarırken, sen, bende de var filan demiştin… Fakat ben sana karşı utangaç olduğumdan -yani öyle olduğumdan- konuşamamıştım da, bilmediğim bir nedenle gözlerim sulanmıştı. Sen gidip içerden şapirografla yazılı, daha basılmamış bir yazını getirdindi de, ben okumak istediğimde okutmamıştın… Yanından ayrılırken de bana darılmamamı söylemiştin. İşte o gün üzerinde ütüsüz bir kahverengi giysi vardı. Ayakkabıların da kahverengiydi. Ayrıca üstünde ceket yoktu da, bebe yakalı kalın kışlık kazağın vardı. İşte dün gece yatarken o pantolonunu gördüm. Bir dizi eskiyip erimiş… Hayrolsun, diye iç geçirdim.
Selamlar
1959 yılında benimle Akşam gazetesinde görüşmüş, 1980 yılında yukardaki mektubu yazmış. Yirmi bir yıl önceki gözleminin ince ayrıntılarının bile belleğinde kalabilmiş olması çok şaşırtıcı değil mi?
O.’nun bu mektupları beni çok duygulandırmakta, çok üzmektedir; mektuplarını okurken içimde anlatılmaz bir acı duygu tortulanır. Akıl ve ruh hastası denilen “Benim Delilerim”den birinin ruh dünyası önüme serilir. Ama O’na hiçbir biçimde yardım etme olanağım yoktur. Tek yapabileceğim yardım, bütün gizleriyle içini dökebileceği bir dostu oluşumdur; O’na sonsuz acıyan, O’nu anlamaya çalışan bir dost… O gözlerinden hastadır. Orta ışıkta bile gözlerini kısarak bakar. Bundan başka sürekli olarak, kulağından, yüzünün ve başının sol, kimileyin de sağ yanındaki acılarından hep yakınmaktadır. Mektuplarında kendi kendinin hastalığını tanılamaya, hatta tedaviye bile kalkar. Zaman zaman, başının sol içinde simgesel bir fare olduğuna inanır.
Aziz abicim. Dün akşam “Kızıl Işık” iziyle farenin kemirdiği kromozomlarımı, rölativite ile statik elektriğe düşürmek suretiyle sol tarafımın dış tenbihatıma dikmek istediler. Fakat tenbihe almadım, sol tarafımdaki dikili kalıtım da birdenbire çözüldü. Öyle sanıyorum ki beni Mao virüsü fareye girerek kurtardı. Sağ kulağım ise tamamen kemirilmiş. Rölativite sonsuza bir izden düşebilir. Statik dinamiğin unsuru ise bunda birleşmektedir. Ben artık fazla yaşamayacağımı hissetmeye başladım. Seni yine bütün kalbimle seviyor ve sana kızmıyorum (…) Yıllarca çürüdüğün hapishanelerde sen ve senin gibi niceleri eriyip gittiler.
Aziz ağabeyciğim. Sana mektup yazmayacaktım. Fakat son olarak gene durumumu anlatarak yazıyorum. Bana A. D. firmasından kromozom kalıtım kazığı attılar. Bu kalıtım fare olarak organlaştırılmış. Bazı geceler fare benden kromozom kemiriyor. (…) Bana önceki gece yedi başlı bir virüs indi, fareye kaynaştı. Fakat durumumu tam olarak anlayamıyorum. Sana çok yalvarırım ağabeyim, bana yardım et. (…) Senin tavsiyenle bendeki fare kalıtımının kromozom simgesini eğiğin ters düşünüyle rölativitede yaksınlar. Artık ne gerekiyorsa tedavi olarak yapılsın.
Ben. (…) ı çok seviyorum. Eğer sağlık durumum düzelirse benimle evlenmesi için ona yalvaracağım. Ben cahil bir insanım ama cahil bir kocanın yükseköğrenimli bir kadına sevgi bağlılığı daha büyüktür.
* * *
Aziz abicim. Sana arz etmeyi uygun bulduğum hususu yazıyorum. Benim sağ kulağımın içi ve kepçe alanı ile yüzümün sağı; önce mikron (üç) ölçüsünde filme alınarak büyütülmeli, daha sonra agrandisman odasında bu film beyaz ışıkta bozdurularak, bozulan yanık, karesine göre prizma ile yansınım üzerinden, tekrar kendi objesine bütünleştirilerek, bu eğiğin ikinci defa eğik projeksiyon rölavizyonu yapılmalı.
Yirmi altı yıldan beri tanıdığım, bende on dosya dolusu mektubu bulunan “Benim Delilerim”in çok acı çekenlerinden biri olan O.’ya ben bir akıl ve sinir hastalıkları hekiminin gözüyle bakmıyorum; ayrıca öyle bakamam da… O hekimlerin her gün onlarca, yüzlerce böyle hastaları vardır ve onlar artık bu türlü hastaları, sanırım ki, kanıksamışlardır. Bu hastalara, nasıl ben onların gözüyle bakamazsam, sanırım ki hekimler de bu insanlara benim gözümle -bir yazar gözüyle- bakamazlar. Bu benim bakışımda, sonsuz bir acıma ve yardım edememenin umarsızlığı vardır.
On dosya dolusu mektubundan birkaçını, kimi mektuplarından da bölümlerini yayınladığım O.’nun bu akıl ve sinir hastalığının kökeni nedir? Niçin hastalanmıştır? Bu hastalık bir kalıtım mıdır? Yoksa kimi mektuplarında uzun uzun bana anlattığı çocukluğunda başından geçmiş kimi sarsıcı olaylar yüzünden midir hastalanması? Esrar alışkanlığı mı? Kötü bir çevrede istemediği ve bir türlü benimseyemediği kimi edimlere zorlanması mı? Sapık cinsellikler mi? Aile içi ve hiç sindiremediği kimi olaylar mı? Yoksa bir beyin ya da sinir zedelenmesi mi? Bunların hepsinin karmaşıklığı da olabilir. Mektuplarında bana bunların anımsayabildiklerinin hepsini anlatmıştır, işte böyle bir mektubu:
1943… Okula ilk başladığım yıl. Çatalca’da Perşembe günleri kurulan pazardan bir manda boşalmış. Okuldan eve döndüğüm yol üzerinde kalabalığımıza girdi. Bazı çocuklar mandayı görünce kaçmışlardı. Bana, bir de otobüsçü Edip’in oğluna manda tos ataraktan, bir de üstümüzden geçiyor… Kan kan kan… Üç ay baldırlarımda bezeler çoğalıyor. Doktor “zafiyet” diyor. Bir yandan da sıtma çekiyorum. Gün aşırı nöbet tutuyor. Kimin filan vız… İstanbul’da alınan röntgenimde, zafiyetten bezeler görülüyor. Babam, yemiyor, bana yediriyor. İştahsızım. Yalnız birazcık et yiyebiliyorum. Neyse, bir yıl içinde babam beni toparladı. Osmanbey garajının tam karşısında, Nişantaşı’na giren yolun başında, çok yaşlı bir doktora gidiyoruz. Kendi muayenehanesinde hazırladığı bir şurubu veriyor. Hastanede çalışmıyor. İlaç, binlik rakı şişesine yapılmış, aynı kimin suyu; sarı sulu pelteli bir şey. İçmek mümkün değil ama içiyorum. İki ayda hem sıtmayı kesiyor, hem de beni bir daha sıtma tutmuyor. Babam bir yandan bana et yediriyor. Ben o zaman et yesem, tüm baba akrabalarında gizli bir nefret duygusu seziyorum.
Gayetle muhterem,
Bu gece gene rüya gördüm. Kadın kılığındaki nurani ihtiyar, doksan dokuzluk yeşil-kırmızı teşbihiyle bana şöyle dedi: “1961 yılı ocak-mayıs aylarında, (…) apartmanının zemin katında oturduğunuz sırada, esrar içmek için evine iki kişiyle gelen, bunlardan öğrenci olduğunu söylediği gence, senin esrar içmemesi için verdiğin nasihate ve yine esrarı içiren şahsa kızdığını ve esrarı sana da çocukluğunda alıştıran Kapalıçarşı’da işportacı (…)’nun şimdi nerede bulunduğunun tespitiyle, evine esrar içmeye getirdiği kişilerin kimin olduklarının tespiti.”
Birkaç aydan beri O.’dan mektup almıyorum. Bir zaman sonra yeniden mektuplar yazacağını sanıyorum. Bu kez yeni tutaraklarını tekrarlayarak yeni simgelerle bir şeyler anlatmaya çalışacak.
Kimi uygar ve ileri ülkelerde hastalarının bu tür yazı ve mektupları, ek ve çıkarma yapılmadan, salt bir düzenlemeyle kitap olarak yayınlanıyor. Bizde, değil delilerin, akıllıların bile kitaplarını basacak kağıt bulamıyoruz. Ruh hastalarının yazılarını yayınlamanın ne gibi yararı olacağını merak edenler, hatta bu yayınları gereksiz bulan katı, köşeli kişiler çıkabilir. Ben onlara şunu derim: İşte “Benim Delilerim”den O.’nun mektuplarından kimisini ve bölümleri okudunuz; iyice düşününüz ve kendinizi yoklayınız. Edebiyat, başka insan dünyalarını tanımak ve o başka insan dünyalarında ya tümüyle ya parça parça kendimizi bulmaktır. Siz bu mektuplarda hiç mi kendinizi bulmadınız? Siz de sevince böyle sevmez misiniz? Böyle acı çekmez misiniz? Sizler de, ben de bütün içtenliğimizle içimizi dökseydik, kendimizden bile utanmadan kendimizi yazsaydık, yapabilseydik bunu, bu yazdıklarımız kendimize değilse bile birbirimize çok mu akıllı işi gelecekti?
O.’nun bölümünü kapamadan önce, yazıp bana gönderdiği öykülerden, yine hiçbir seçme yapmadan, gelişigüzel birini sunmak istiyorum:
SAAT
Odanın içinde birkaç parça eski püskü eşyanın ortasında oturuyordu. Elinde kalın bir cam bardak vardı. Kesik kesik öksürüyordu. Kapı açıldı. İçeri karısı girdi. Bir an bakıştılar. Sonra kadın,
_ İlacını getirdim, iç! Dedi.
Adam yüzünü buruşturdu. İlacı içmek istemiyordu.
_ İstemem… dedi.
Kadın, onun sözünü duymamış gibi, ilaç şişesinden yemek kaşığına yeteri kadar koyup eliyle ağzına uzattı. Adam isteksiz isteksiz içti. Kadın elindeki işi bitirdikten sonra bir köşeye yığılır gibi oturdu. Yün örmeye başladı. Odada çıt yoktu. Adam bir sigara yaktı. Sonra dalgın dalgın gözleri tavanda düşünmeye başladı. Gençliğini, çocukluğunu düşünüyordu. Sonra evliliğini, belediyeye girdiği günü hatırladı. Tavandan indirdi gözlerini, konsolun üzerindeki ilaç şişelerine baktı. Birden sigara izmaritinin parmaklarını yaktığını duyarak doğruldu. İzmariti tablaya bastırıp bir sigara daha yaktı. Derin derin içine çekiyordu. Yine dalmıştı. Evliliğinin ilk günlerinde karısına aldığı kol saati aklına geldi. O saati bedestenden, ama artırmasız bir turistten almıştı. Kadın saatinden çok erkek saatine benziyordu. Bu saati o günlerde hep bu kocaman, göz dolduran yönüyle beğenerek almıştı. Karısı da saati çok beğenmişti. Ama koluna takmazdı. Sandığının bir kıyısında saklıyordu. Adam birden sordu:
_ Saat nerede?
Kadın, yün örgüsünden başını kaldırmadan,
_ Hangi saat? Dedi.
_ Canım şu senin kol saatin, hani ilk evlilik günlerimizde bedestenden bir turistten aldığım saat…
Kadın başını örgüden kaldırdı.
_ Neden sordun?
_ Hiiç… Aklıma geldi. Yoksa sattın mı?
Bunu sorarken sararmış, dudakları titremişti. Hastalığının başladığı günden şimdiye dek pek çok şey satmışlardı; babadan kalma halı, kilim, pirinç mangal, el değirmeni, daha da neler…
Bir daha sordu karısına:
_ Saat duruyor, değil mi?
Kadın,
_ Tabii duruyor, o saati hep sakladım… Zaten satmaya kalksam, o saate kim para verir… dedi.
Adam,
_ Şu saati getirsene, dedi, görmek istiyorum.
Kadın, kocasının üzüldüğünü anlamıştı. Kalktı. Öbür odaya geçip çeyiz sandığını karıştırmaya başladı. Bir türlü saati bulamıyordu. Sonunda usanıp içeri seslendi:
_ Yok…
Adam,
_ Nasıl yok olur… diye öksürerek konuştu, yoksa sattın mı?
Kadın alınmıştı. Sandığın içinden eline ne geçerse teker teker dışarı çıkarmaya başladı: Bohçalar, hamam tası, şişeler, kavanozlar, hepsi dışarı çıkmıştı. Kadın, çıkardığı şeylerin içlerini birer birer açarak saati aramaya koyuldu. Bir türlü bulamıyordu. Gözü, sandığın dibindeki para çantasına ilişti. Hemen uzanıp aldı. Çantayı açınca saati gördü. Çok sevinmişti. Sandığı doldurmayı bırakarak kocasının yanına koştu.
_ İşte, buldum…
Adam, sevinerek saati karısının elinden aldı. İnce bir ter sırtından belkemiğine doğru iniyordu. Bir ara göz göze geldiler. Kadın yeniden sandığını toplamaya gitti. Adam, elindeki kol saatine bakarak düşündü. Bu saati aldıktan beş yıl sonra hastalanmıştı. Karısı, onun hastalığı yüzünden gün görmemişti. Geride kalan on yedi yıllık hastanelerde uzayıp giden yaşantısını düşündü; eriyip giden, çocuksuz on yedi yıl… Yine gözleri konsolun üzerindeki ilaç şişelerine takıldı. Ne çok şişe birikmiş… Bir saate, bir şişelere bakıyordu. Saati elinden bırakamıyordu.
Elini yüzünde dolaştırdı. Sakalı uzamıştı. Tıraş olmaya üşeniyordu.
_ Tıraş olacağım… diye seslendi karısına.
Kadın yanıt vermedi. Adam konsolun çekmesinden tıraş kutusunu çıkardı. Bunları da evlenirken almıştı.
Yüzünü sabunlayıp sakallarını köpürttü. Tıraş makinesini daha sürer sürmez yüzünü kesmişti. Sinirlendi. Kendini toparlayıp tıraşını sürdürdü. Eli her iniş çıkışta yüzü yeniden kesiliyordu. Tıraş olmaktan vazgeçti. Sabunlu yüzünü havluyla silip, havluyu fırlattı. Konsolun aynasına baktı; yüzünün bir yanı sakallı, bir yanı sakalsız görünüyordu. İki sigara yırtarak tütünlerini yüzünün kan akan yerlerine bastırdı. Şimdi aynada daha da acayip görünüyordu. Bir süre öylece aynaya baktı, sonra konsolun üstünde eline geçen şişeleri pencereye fırlatmaya başladı. İlk şişeyi fırlatışında pencerenin camı kırılmıştı. Şişeleri dışarı atıyordu. Kırılan camın şangırtısıyla karısı yanına koştu.
_ N’oluyor?
Adam yanıt vermedi, şişeleri atmayı sürdürdü. Şişe kalmayınca konsolun üstündeki aynaya saldırdı. Sağ yumruğunu aynaya balyoz gibi indirdi. Ayna ortasından kırılmış, boydan boya örümcek ağı gibi çatlaklar yayılmıştı. Adamın elinden oluk gibi kan akıyordu. Karısı, kerevetin üzerindeki yastığın kılıfını çıkarıp adamın eline sardı. Kan bezin üzerine yayılıyor, kanın kızılı gitgide beyazı kapatıyordu. Adamın eli karısının elinde, bir süre bakıştılar. Sonra adam çözülür gibi oldu. Derin derin solunarak kalktığı yere oturdu.
Kadın,
_ Tıraşını ben tamamlayayım, ama şimdi kesikler var, sonra yaparız… dedi.
Gün ışığı yavaş yavaş odadan çekiliyor, dışardan gelen çocuk sesleri çekilen günle birlikte azalıyordu. Kadın yemek tepsisiyle odaya girdi. Adam oturduğu yerde uyukluyordu. Karısı yavaşça seslendi:
_ Hadi, yemek yiyeceğiz…
Adam gözlerini açtı, doğruldu.
Kadın,
_ Ellerini bir yıkayıver… dedi.
Adam yanıt vermeden dışarı çıktı, ayakyoluna girdi. Pijamasının düğmesini çözerken, sımsıkı yumulmuş elinde saati gördü. Geriye dönüp karısına,
_ Al, dedi, al da yine sandığa koy… Ama istersen koluna tak, sana yakışır gene…
Karısı gülerek saati aldı, iki memesinin arasına sokuşturdu. Adam yeniden ayakyoluna döndüyse de bir şey yapamadı. Ellerini yıkayıp odaya geldi. Yemek yemeye başladılar. Kadın,
_ Yarın camcıyı çağırır, camı taktırırım… dedi.
Adam yanıt vermedi. Geviş getirir gibi lokmasını ağır ağır çiğniyordu.
Yemekten sonra adam sigara yaktı. Derin bir soluk çektikten sonra bir süre kırılan aynanın önünde yüzüne baktı, gülümsedi. Karısına seslendi:
_ Bu yüzümü sanki bir yerde görmüş gibiyim… Polis görse korkar yüzümden. Hele çocuklar sokulmaz bile… Yoksa sen de korkuyor musun? Korkma, yüzüm çok değişti ama yine benim yüzüm…
İki saat kadar yine konuşmadan oturdular. Sonra ikisi de yattı. Adam, tahta kerevetin üzerine kıvrılmıştı. Kadın, bitişikteki odada, çeyizlik karyolasına geçmişti.
Gece biraz yağmur yağdı. Kadın, yağmur sesini duyunca kalkıp kocasının üstünü örttü. Adam derin uykudaydı. Rüyasında, karısına bedestende artırmasız olarak bir turistten kol saati alışını görüyordu.
Kadın, ezan sesiyle uyandı sabahleyin. Mutfağa gidip ocağa çay koydu. Kocasının yanma geldi. Adam arkası dönük yatıyordu. Kadın ona sevecenlikle baktı. Yeniden mutfağa dönüp kaynayan çay suyunun önünde bir süre dalgın durdu. Sonra çay bardaklarını, şeker kutusunu ve iki kaşığı tepsiye koyup çaydanlıkla adamın yanına döndü. Tepsiyi masaya bıraktıktan sonra yavaşça kerevete yaklaşıp eliyle kocasına hafifçe dokundu.
_ Hadi kalk, çay hazır…
Adam yanıt vermemişti. Bir daha dokundu.
_ Hadi, çay hazır…
Adamdan yine ses çıkmadı.
Kadın, elini adamın sırtına dokundurunca irkildi. Şaşırdı. Sendeledi. Kocasını arka üstü çevirmeye çalıştı. Birden boşandı, bir süre öylece ağladı. Öbür odadan temiz bir yatak çarşafı getirdi, boydan boya adamın üstüne örttü. Bir yanağı tıraşlı, bir yanağında kesik izleri olan kocasına bakıp kaldı.
Bu öyküde ben hiçbir değişiklik ya da düzeltme yapmış değilim. Salt, konuşmalardan önce (—) çizgi işaretlerini yerlerine koydum. Bu öykü size ne anlattı bilemiyorum ama, sanıyorum ki, “Benim Delilerim”den O.’nun hastalığı sizi de üzünçlerle dolu bir duyguyla uzun uzun düşündürecektir.
Okurlarımı O.’nun dünyasına sokabilmek için, bendeki yüzlerce mektubundan birkaç bölüm daha sunmak istiyorum: yön verebileceğini ve anketli yapılmasını yazmıştım. Bana cevap olarak, oğlunun trafik kazası geçirdiğini, kendisinin de köye çıktığını yazdı. Ben de tekrar, kazai sorunun iki kazayı bir araya getirdiğini, köye çıkışının nedeninin de, işsiz köylünün kentlere akın etmesi sonucu olabileceğini yazarak bana bir yazarlık işi bulmasını istedim. Cevap olarak, buna karışmayacağını yazdı. Bu adamın görüşlerini ve üslubunu çok beğeniyordum. Cumhuriyet döneminde onun gibi bir tarihçi yetişmemiştir. Allah rahmet eylesin. (…)
Bu mektubundan dört gün sonraki 10/6/1977 tarihli uzun mektubundan bir bölüm:
Abicim. Başka mektup yazmayacağım. Biz Şevket Süreyya Aydemir’le, Sümerbank’ın o tarihte elli iki buçuk liraya sattığı yazlık fakat altı lastik tabanlı ayakkabıların kenarlarını dikişli olduğundan içine su girdi, iki buçuk lira, fazla bir maliyetle bunun önlenebileceği, fakat yazın lastik tabanlı ayakkabının nasıl giyileceği konusunda da yazıştık… Ben plüokrat olduğunu yazıyordum. Çoğulcu demokrasinin çokçusu olarak demokratik… (…).
27/6/1977 tarihli mektubu:
Muhterem abicim. Sizi bir daha hiçbir şahsi işim için rahatsız etmeyeceğim. Beni bu seferlik bağışlamanızı rica ediyorum. N’olursunuz, beni I. ile evlendirin. Size namusum üzerine söz veriyorum ki, ömrünün sonuna kadar her gün çoğalan bir sevgiyle seveceğim. Her sözünü dinleyeceğim. Ne derse o olacak. Size yalvarıyorum, benimle evlensin. Allah aşkına abicim benimle evlenmesi için O’na söyle. İnan ki O’nu çok seviyorum.
Raporu alır almaz sana getirip elini öpeceğim. Sen ve M. Nikah şahidim olun. Saygılar
Not: Artık zehiri bıraktım, ağzıma koymuyorum.
30.6.1977 tarihli mektubu:
Abicim. Oturduğumuz apartmanın giriş kapısının camına bu şiiri yapıştırmışlardı. Sonra bir tırnak şiiri oradan kazımış. Çok beğendiğim için ezberime almıştım. Size yazıyorum:
Gölge Dergisinden:
Çığlık içimde düğüm Çığlık gözümde yaş Bekle çocuğum Yeni bir dünya için Verdiğim Savaş
1983 yılı ortalarına dek mektupları geldi. Bir süreden beri Ondan mektup almıyorum. Arada bir birkaç ay mektup yazmadığı olur, sonra da mektup bombardımanına başlar. Dilerim ki yine öyle olsun… Çoktan beri mektup alamadığım için merak ediyorum.
Bu yazıyı bitirdiğim gün gelen mektubunda şunlar yazılıydı:
Pavol kanal
Pavol kanal faciasıyım
Falik kanal
Tövbe tövbe
Hastanelerden tür
Hem türemen
Tarak dişlek kemahtar
Ya sen kalk ehil
Ya ehl-i vatan
“Vakıf çocuklarımın dünyaya, insanlara, olaylara eleştirel gözle bakmalarını istiyorum.
Benim söylediklerimi, büyük diye tanıdığınız başkalarının sözlerini de ille benimsemek zorunda değilsiniz.
Sözlerimin yanlış bulduğunuz, herhangi nedenle benimseyemediğiniz yerleri varsa ya da tümüne karşıysanız açıkça söyleyin, tartışalım, Salt benim değil, hiç kimsenin sözünü olduğu gibi benimsemek zorunda değilsiniz. Kim olursa olsun, ne kerte büyük sayılırsa sayılsın herkesin sözünü, davranışını, tutumunu, yazısını gerekli bulduğunuzda eleştirmelisiniz. Salt insanları değil, gelenekleri, tabuları, yasaları, görenekleri, verilmiş yargıları, her şeyi eleştirmelisiniz. Eleştirmek, her zaman haklı olduğunuz anlamına gelmez. Ama bir şeyi, eleştirdikten sonra benimserseniz, neyin, niçin kabul etmiş olduğunuzu bilirsiniz. Eleştirinin amacı eleştiri değil doğruyu bulmaktır. Eleştiri olsun diye eleştirmek, yani her zaman, her yerde ne olursa olsun ille de eleştirmek alışkanlığı, bilgiçlik taslama biçimine gelebilir. Bunu önlemek için de, özeleştiri ve özdenetim gereklidir.”
Aziz Nesin
Kaynak: Şizofreni Yazıları Dergisi, Yıl: 1, Sayı: 3, s. 21-29