Doktor der ki:

– Ben şizofreniyi iyi bilirim kardeşim.

– Nereden bilirsiniz?

– İşte yirmi yılda şu kadar şizofren gördüm. Oradan.

– Nerede gördünüz?

– Hastanede, klinikte

– Başka?

– Yetmez mi?

Şizofreni ve diğer psikotik rahatsızlıklar hastanede, klinikte ve benzeri sağlık kurumlarında görülürler günümüzde. Günlük hayatımıza kurumsallaşarak dağılmış binlerce hayat alanının içinde sürüklenip giderken, elimizde kalan zaman parçacıklarının izin verdiği ölçüde herkes birbirini üniformasından, kürkünden, etiketinden tanır.

Sabah evinde uyanan bir insan, evli bir erkekse aile reisidir, otobüse binerken yolcu, ceket alırken müşteri, buzdolabı alırken tüketici, bir gösteri izlerken seyirci, oy verirken birey, savaşta öldüğünde şehit. Bu insan bir gün ruhsal bir rahatsızlık geçirdiğinde ise adı bellidir, hasta. Eğer geçirdiği rahatsızlık şizofreni ise adı bu kez şizofrendir.

Çalıştığı klinikte karşısına gelen insanlara şizofreni tanısı koyan bir doktorun mesai bitiminde bindiği otobüsteki adı da bellidir, yolcu. O otobüse az önce şizofreni tanısıyla taburcu ettiği insan bindiğinde, o da aynı doktor gibi bir yolcudur, şoför açısından.

Bir tezgâhtar için, ceketi alan insanın kim olduğu önemli değildir, o müşteridir, önemli olan cekettir. Tezgâhtar ceketi bilir, içindeki insanı değil. Çünkü bunu istese de zamanı yoktur. Müşteriden insana terfi etmek, olsa olsa ceketin satış işlemi tamamlanana kadar geçerlidir, tezgâhtar açısından.

İşbölümünün dildeki yansımalarının en açık ifadesi de az önceki paragrafta bulunmaktadır. Biz de ceket satışı yapan bir insandan değil, tezgâhtardan bahsediyoruz. Dolayısıyla “şizofreniyi bilirim” diyen bir doktor doğru söylemektedir. Aslında şizofreni rahatsızlığını yaşayan bir insanı “bilebilmek” öyle kolay bir iş değildir, onları bazen klinikte görürsünüz, ama orada hiç bir zaman bilemezsiniz.

Roller dünyasında insanın bütünsel varlığının herhangi bir anlamı yoktur. Her kurum ayrı birer sahnedir. Her anın, hemen her insanlık durumunun ancak bazı tanımlamalar içinde bir anlamı vardır. Tutumlar, bu tanımlara bağlı olarak değişir. Yapılan tanımlamaların toplumsal ya da evrensel düzeyde kabul görmesi, onların sadece birer tanımlama oldukları gerçeğini değiştirmez.

Nedir şizofreni ile anlatılmak istenen? Bir hastalık mı, kanser gibi? Kaderin bir oyunu mu? Bir suçun cezası mı? Yaratıcının öfkesi mi? Yoksa bu dünyaya gelen bir insanın yaşayabileceği yüzlerce rahatsızlıktan biri mi? Şu anda yürürlükte bulunan tıp anlayışındaki sınıflandırma sistemlerine göre, şizofreni; hezeyan, varsanı, dağınık konuşma, dağınık davranış ya da toplumsal iletişimden uzaklaşmaya yönelik belirtilerin en az ikisinin bulunduğu bir aylık bir dönem, toplumsal işlevsellikte gerileme sürecinin en az altı ay sürmesi gibi özelliklerle tanımlanmaktadır. Böyle bir yaklaşımla şizofreni tanısı konulabilir, ama şizofreni anlaşılamaz. Şizofreni ancak şizofreni tanısı konulan insanların yaşadıklarından yola çıkılarak anlaşılabilir, bu anlamda özgül bir deneyimdir.

Hastalık ya da rahatsızlık insanidir. Onları tanıyan ya da tanımlayan birileri olmadığı sürece yokturlar. Var olamazlar. Şizofrenisi olan birisi, ıssız bir adada sadece bir insandır. İstediği kadar kendi kendine gülsün; kertenkeleler ya da martılardan şüphe etsin; kaplumbağaları uzaylı kabul edip, onlarla haberleşsin, sohbet etsin, toplulukların olmadığı yerde hastalık hali bulunamaz. Ayrıca toplulukların olmadığı bir yerde altı aylık yeti yitiminden de söz edemeyiz. Toplumun olduğu yerde ise, şizofreni gibi işlev yitiminin en önemli rahatsızlık belirteçlerinden biri olduğu bir rahatsızlığı sadece bir beyin hastalığı olarak niteleyip kestirip atamayız. Şizofreniye yönelik tavır alışların tarih boyunca seyri de bu kavramın aslında toplumsal uzlaşmalara bağlı olarak tanımlandığını belgeler. Tıbbi tanı, insanların hem kendilerine karşı hem de diğer insanların onlara karşı tutumlarını etkiler. Hastalık tanısı konulduğu andan itibaren tıbbın sınırlarını aşarak toplumsala katılır. Hastalık, “hasta olma hali” anlamında, doğaya toplumun müdahelesidir. Hasta olma halinin göreceliliğine örnek vermek gerekirse, Güney Amerika’daki papago kızılderililerinde şişmanlık yüzde yüzdür ve onlar durumlarından şikâyetçi değildirler. Zayıflama merkezlerinin önünde kuyruk oluşturma gibi bir batı geleneğinden habersizdirler. Batı ölçütlerine göre, son derece normal olan bebeklerini “hasta olduklarını”, “bir deri bir kemik kaldıklarını” ileri sürerek doktora götürürler. Papagolara göre şişmanlık hastalık değildir. Batı tıbbına göre ise bütün Papagolar hastadır. Hangisi doğru? Laing, “kimin daha çılgın olduğunu” sorar, “içinde bomba olduğunu iddia edenin mi, yoksa gerçekten bomba atma gücüne sahip olanın mı? Türkiye’de normalin ne olduğu sorusuna, lise mezunu işsiz bir genç şu yanıtı verir: “valla biz işte hepimiz kendimizi normal görüyoruz. Çoğunlukta olduğumuz için biz normal oluyoruz. Belki deliler normal, biz anormal”.

Bugün şizofreni ile anlatılmak istenenin, tek bir rahatsızlık değil, bir rahatsızlıklar grubu olduğunu ve zaman içinde belki de şimdi şizofreni dediğimiz insanlık durumunun başka adlarla anılacağını, yakın geçmişte yaşadığımız gelişmelerden dolayı biliyoruz. Tanımlanmasındaki, tedavi edilmesindeki bütün bu değişimlere karşın, şizofreninin yıllar boyunca değişmeyen tek yanı olumsuz çağrışımıdır.

Evet, şizofreninin genetik etkenlerle, beyinde ortaya çıkan bazı normal dışı süreçlerle yaşam olaylarının bir araya gelmesi sonucu bir beyin hastalığı olarak meydana geldiğini söylüyoruz.

Bu bakış açısıyla diabetes mellitus yani şeker hastalığı da bir pankreas hastalığıdır ve onun da genetik temelleri vardır. Ancak medeni kanunda diyabetlilerin evlenemeyeceği yazmaz, ama şizofrenisi olanlar için böyle engellemeler bulunduğunu aynı kanunun maddeleri arasında okursunuz. Bu bakış açısıyla şöyle devam edebiliriz: Hukuk bir organ olarak pankreasla ilişki kurmaz, ama beyinle kurar. Beyne dair sorunlara bir takım yaptırımlar getirir. Neden? Topluluklar halindeki insanların belirli bir takım kurallara uyarak yaşamalarını düzenleyen nizamlar getiren hukuk, neden insan bedeninde organ seçer? Şizofreninin nedenlerini beyinde aramak konusunda insanoğlu son derece haklıdır. Peki, nedeni aramak ya da bulmak, bir insanı varlığının bütünü içinde anlamaya ve ona yaklaşmaya yeter mi?

Tıpta, psikozlar dışındaki hiç bir rahatsızlıkta uzun süreli “toplumsal işlev yitimi” tanıyı belirleyen önemli bir ölçüt olarak yer almaz. Ateşli hastalıklar, kalp hastalıkları, böbrek hastalıkları, mide hastalıkları ve benzerlerinde tanıya giden yolda toplumsal yaşama atıf yapmak adetten değildir. Şizofrenide ise başından beri durum böyledir. Dolayısıyla şizofreni için tanı koydurucu “laboratuvar” bulgularından en önemlisi toplumsal yaşamdır. Şizofreninin laboratuvarı toplumdur. Bu nedenle psikotik rahatsızlığı onu yaşayan kişinin içinde bulunduğu topluluk “seçmekte”, rahatsızlığın tıbbi sınırlarını da gittiği psikiyatrların bir araya gelmesiyle oluşan bir başka topluluk belirlemektedir. Toplumsal yaşamı, tanı konulma sürecine bu denli önemli bir ölçüt olarak konulan bir rahatsızlığı ise tek başına bir beyin hastalığı olarak nitelendirenleyiz. Onun toplumsal yanını göz ardı eden bir tavır, bilinçli ya da bilinçsiz olarak ne şekilde alınırsa alınsın, ahlaki bir sorun yaratır.

Şizofreniyi, zaman zaman ortaya çıkan belirtileri nedeniyle, gerçeği değerlendirme yetisini olumsuz yönde etkileyen, bu nedenle yaşayanı da çevresindekileri de sıkıntıya sokan bir rahatsızlık olarak görüyoruz.

Bizi şizofreni atağı sırasında ilgilendiren A hastasının aldığı ilaç değil, dostumuz, tanıdığımız birinin ve onların yakınlarının çektiği ıstırap artık. Her gün gördüğümüz, konuştuğumuz insanların düşüncelerine A hezeyanı ve B halüsinasyonu diye bakamıyoruz. Çünkü onlar bize “şu sıralar A türü hezeyanım var” demiyorlar, sıkıntıları olduğunu söylüyorlar ve siz onlar sıkıntılarını söylemeseler bile yüzlerinden anlıyorsunuz, çare aramaya başlıyorsunuz.

Bu andan itibaren şizofreni ya da başka hiç bir etiketin anlamı kalmıyor. Tanıdığınız, sevdiğiniz bir insan size eskisi gibi gülümseyemiyor ve asıl mesele bu işte. Ve burada daha da önemli olan, sizin onun eski gülümsemesine duyduğunuz gereksinme değil, onun yeniden eskisi gibi gülümsemek istemesi.

Şizofrenide postpsikotik depresyonun ne olduğuna dair belki yüzlerce makale okuduk, ama bunu yaşayan bir dostumuz öğretti bize, okuduğumuzun aslında ne anlama geldiğini.

Rahatsızlığın belirtilerinin, öyküsünün herkeste benzerlik taşısa bile, yaşayanlar açısından ne gibi farklılıklar içerdiğini burada öğrendik.

Adıyamanlı bir çobanın yaşadığı psikozla, İstanbul Levent’tekinin yaşadığının sadece hastane ortamında benzer olduğunu, hastane ortamının dışında ise her birinin kendine özgülüğünü burada öğrendik biz.

Depo hastaneler olmadan da, bu dünyada şizofreni meselesine yaklaşılabileceğini, İtalya’daki Bosoglia deneyiminden beri biliyoruz. Hastane birincil değildir. Olmamalıdır. Sonrasıdır önemli olan. Şizofreni tanısı almış bir insanın yakınlarıyla birlikte döndüğü evindeki yalnızlığıdır asıl dert edilmesi gereken.

Onun ya da onların “nedir bu şizofreni?” sorusuna yanıt arama yolundaki çabalarına karşılık vermek amacıyla kitapçıklar oluşturduk, mümkün olduğunca akademik dilden uzak bir şekilde.

“Ölüsü olan bir gün ağlar, delisi olan her gün ağlar” gibi bir söze hala atasözü muamelesi yapan, ölüsüne bir gün ağlayacak kadar acımasız bir toplumun psikotik rahatsızlıklara ilişkin önyargılarına karşı mücadeleyi gerekli gördüğümüz için, böyle bir örgütlenmeye gittik.

Şizofreni tedavisinin ilaçsız gerçekleştirilmeyeceğini biliyoruz. Bu kadar önemli bir konunun kötüye kullanılmasına karşı çıkıyoruz. Medyada “mucize” olarak sunulan ilaçların etki ve yan etkilerini nesnel bir biçimde tanıtmayı, bu alandaki sorulara yanıt vermeyi amaçlayan danışmanlık hizmetleri verdik, veriyoruz.

O kadar fazla öğrenme isteği var ki insanların içinde şizofreniye ilişkin, bunu yaşadık “Şizofreni Dostları Derneği”nde. Dünyada Etopya’dan Uganda’ya, Hindistan’dan Özbekistan’a kadar yıllardır böyle oluşumlar faaliyetteyken, biz daha işe yeni başlıyoruz.

El yordamıyla ilerliyoruz, herkes pek bir destek verme telaşında, ama bu desteğin çoğu lafta kalıyor. Yüksünmüyoruz.

Halen tedavileri devam etmekte olan ve toplumsal ilişkilerinde sorun yaşayanları ya da rahatsızlığın neden olduğu yetiyitimi nedeniyle hayata dair olumsuz duygular içinde bir köşede günlerini geçirenleri yeni uğraşı alanlarına kavuşturabilmek ya da var olan yetenekleri doğrultusunda ilerleyebilmelerini hedefleyen gündüz hastanesi uygulamalarını amaçlıyoruz. Buradaki hedefimiz işgücü istatistiklerine katkıyı temsil eden rakamlar değil, gülümsemeler…

 

Fatih ALTINÖZ

Psikiyatri Uzmanı

Şizofreni Dostları Derneği Eski Başkanı, İstanbul