Adı “O” harfiyle başlıyor. 1957 yılında tanıdım O’nu. Demek yirmi altı yıl olmuş tanışalı. Sevdiğim “Benim Delilerim”den biri… Çoktan ölmüş bulu­nan bir ressam arkadaşımın uzak akrabası oluyor. O ressamın aracılığıyla tanımıştım. Yetenekli bir gençti, yazı yazardı, öyküler yazardı… “Dı” dedi­ğime bakmayın, sonraları daha da iyi şeyler yaz­maya başladı. Hala da yazıyor. Ama şizofreni hastası olduğu için, kimileyin belirtiler biçiminde, kimileyin de çok aşırı olarak dengesizliği, ruh has­talığı, yazılarında yansıyor.

“Benim Delilerim”in hepsini, doğal insan say­gısıyla, dikkatle dinlediğim için, O’nu da dinler­dim. Çok saygılıdır. Tedirgin etmekten çekinir. İzin almadan evime de gelmez, işyerime de…

Gözleri çok bozuk, yazıları gözlerine çok yak­laştırarak okuyabilir. Lise öğrenimi görmediğin­den, bu eksikliğini gidermek için çok okur, ama aburcubur okuduğu yazılarından bellidir. Yazıları, yazıları diyorum, yirmi altı yıldan beri bana mektup yazar. Kimileyin mektuplarının arası kesilir. Sonra yine mektup coşkusuna yakalanır, üst üste iki mektup birden postaladığı olur. Hem de çoğu mektubunu taahhütlü gönderir. Eskiden yanıt ve­rirdim mektuplarına. Son yıllarda yanıt vermiyo­rum. Çünkü yanıtlarımın artık ne O’na, ne de ba­na yararı var.

“Benim Delilerim”in mektuplarını ve kendile­rine değgin en küçük belgeleri bile saklarım, dos­yalara koyarım O’nun yirmi altı yıldan beri bana gönderdiği mektuplar dolu dolu on dosya tut­muştur. Bu mektupların genel ayrımı yapılmışsa da, daha sıralanamamıştır. Sıralanması da yapılır­sa, belki yirmi dosya tutacaktır. Kağıt tüketimi yüksek, uygar bir ülke olabilseydik, bu mektupla­rı yayınlamayı bile düşünürdüm.

Yeni tanıdığım günlerde O’da hastalığın be­lirtileri pek ayrımsanmıyordu. Sonra sonra denge­si bozulmaya başladı. Hekimler hastalığının tanı­sını koymuşlardı: Şizofreni…

Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nden mektuplar gönderiyordu, beni kurtar, di­ye… İnsanın yüreğini parçalayan mektuplar. Eski dostum Başhekim Dr. Faruk Bayülkem’e telefon ediyordum O. için. En çok şok tedavisinden yakı­nıyordu. Şok olmayı hiç istemiyordu. Ama sınırım ki, bu şoklar O’na oldukça iyi geliyordu.

Tedavileri arasında bir sıra mektuplarında tutturmuştu, “Aziz Ağabey, beni yalnız sen teda­vi edebilirsin…” diye. “Beni ayaklarımdan gıdıkla” diye yazıyordu.

O.’nun zaman zaman tutarakları vardı. Kafa­sına bir tebelleş düşünü balta oluyor, aylarca hep o konuyu yazıp konuşuyordu. Ayaklarını gıdıklar­sam, iyi olacağı da O.’nun böyle bir tebelleş dü­şünüşüydü.

Oldukça iyileştiği bir gün telefon edip beni görmek istediğimi söyledi. Çağırdım. Geldi.

Akıl hastaları, hasta olduklarını bilmezler sa­nırdım. Oysa bilenleri de var. En çekilmez akıl hastası, hasta olduklarını bilmeyenler. O. hasta olduğunu biliyordu. Hekimlerin kendisine şizof­reni tanısı koyduklarını söyledi. Ve o gün bana bu hastalığa nasıl yakalanmış olduğunu, tıpkı soğuk aldığı, ya da bir bulaşıcı hastalığın mikrobunu al­dığı günü anımsar gibi, büyük bir hayal gücüyle anlatmıştı. Beyoğlu’nda bir gün Saray sinemasına film seyretmeye gidecekmiş. Bilet almak için si­nemanın dış girişinde bekliyor. Bilet gişesi önün­de sırada bekleyenlerden bir adam… O adamın birden kafası yarılıyor.. O yarıktan bir göz kamaştırıcı ışık fışkırıyor. O ışık, O.’nun kafasına doluyor.

İlk hastalanışını işte böyle anlatıyordu kendi­si.

O.’nun mektuplarında zengin, alabildiğine renkli (deli alacası denilecek renklilikte) bir dün­yayla karşılaşıyoruz. Dönem dönem O.’nun dün­yasını salt cinsel ilişki kaplar. Özellikle sapık cin­sel ilişkiler içinde boğulur gibidir. Çocukluğunu, ilk gençliğini, günah çıkarır gibi bütün çıplaklığıy­la mektuplarında anlatır bana. Bu anlatış, neresi gerçek neresi uydurma olduğu belli olmayan ala­bildiğine fantastik bir dünyanın iç dökmeleri, gü­nah çıkarmalarıdır. Ailesinden kimilerinin, günü­müzün geçerli ahlak kurallarına uymayan davra­nışlarını bütün ayrıntılarıyla anlatır. Çok kuşkulu­dur. Herkesten kuşkulanır, en yakınlarından, aile­sindeki en yakınından bile… Yazdıklarının doğru mu, uydurma mı olduğu anlaşılamaz; ama bu ya­şadıklarının kendisini ruh ve sinir hastalığına sü­rükleyen etkenlerden kimisi olduğu bellidir. Ço­cukluğunda nasıl sapık cinsel ilişkiler kurmak zo­runda bırakıldığı esrar içirilerek… Bunlar tebelleş düşünüleridir O.’nun…

Yirmi altı yıldan beri gönderdiği mektupların­dan, benim bildiğime göre iki kadına alabildiğine tutulmuştur. Kadınların bu tutkunluktan haberi belki de yoktur. Hele evli olan tutkunu olduğu bir kadına yazdığı mektupları, o kadına vereyim diye bana göndermiştir. O mektuplar müstehcenin en bayağısı da sayılabilir, aynı zamanda şiirsel bir müstehcen yaratış da sayılabilir. Yazık ki, alabildi­ğine müstehcen oldukları için O.’nun bu mektup­larından örnekler yayınlamayacağım.

O. kendisine çok büyük, milyonları aşan mi­ras kaldığına inanmaktadır. Ama hastalığı nede­niyle kısıtlı olduğundan yasal vasileriyle avukatla­rı miras konusunda O.’yu kandırmaktadırlar. Mektuplarının çoğu bu konu üzerindedir. Büyük mirasını nasıl olsa günün birinde eline geçirecek­tir. Niyeti, bu parayla büyük bir Vakıf kurmaktır.

O’nun mektuplarından, yazılarından, öyküle­rinden gelişigüzel birkaç örnek vermek istiyorum.

Son mektuplarından, 25 Ocak1980 tarihli mektubunda Türkiye için gerekli bulduğu kimi bi­limsel düşüncelerini dört madde olarak yazmış. Bu dört maddelik mektubun salt birinci madde­sini buraya aktarıyorum:

Sevgili abicim… Aklıma takılan birkaç nokta­yı daha sana yazıyorum.

Emek-ücret kuramının milli gelirde dağılım eşitliğine karşın sendikal fonksiyon gereksiz gibi görünüyor. Çünkü sendikalar yalnız emeğin ücret sorununu çözümleyen hukuki kuruluşlar olarak or­taya çıkmış, bu esasın ötesine yasal yetersizlikler nedeniyle varamamışlardır. Benim sana sundu­ğum “Demokratik Sol Emek Değeri”nde tüm eme­ğin altyapı olarak bölgesel, “kazai karar” örgütü oluşturmalarında, işkolları temsilcilikleri yanında sendikaların da bulunması, salt çelişki değil, eme­ğin altyapı kesimindeki ağır işlerin münavebeye konulabilmesindedir. İş kolları temsilcileri, emeğin tümüne gereken araç-gereç gereksinimini ve bu gereksinimin üretimini planlamaya koyarken; sen­dikaların, madencilik, demircilik, dökmecilik, kay­nakçılık gibi ağır işleri, münavebeye koyabilme ye­teneğine hukuken sahip bulunmaları ve de sahip çıkmaları esasıyla birleşiyorum.

16 Aralık 79 tarihli mektubunda O. bana şöy­le yazıyor:

Aziz abiciğim… Şimdi 13. Sulh Hukuk’a iki nüshalı, daktiloda yazdırdığım bir dilekçe gönde­rerek, Vakfımın bir de psikiyatri kliniği kuracağını, bazı statik hacimli diyatermik tedavilere çaba gös­terilebileceğini, bu yargıya peşin hükümle karşı çıkmanın topluma faydalı olmayacağını, bazı çev­relerin, gerek artık-değer ücretli maliyet Vakfın gı­da ve konut gereksinimine emeğinin, gerek psiki­yatrik, sübjektif salt statik hacim diyatermik tıbbi çabaların karşısında olabileceklerini, bunun da topluma fayda getirmeyeceğini yazdırdım istida­da. Ayrıca dilekçeye, bu sorunların çözümü için, senin Vakfınla birleşmek istediğimi, bu konuda daha cevap almadığımı yazdırdım.

Ayrıca Baro Başkanlığına da yazarak, adliye işlerine bir avukat verilmesini istedim. (…Burada, sevdiği kadın için kimi şeyler yazmış.)

Selam ve saygılar

O. şiirler de yazar. İşte şiirlerinden biri:

YOLCULAR BİR BİR

Kıyıda köpük

Kumsalda güneş sarı

Güzel yüzlü çocuk

Gökte göçen gün

Sabahyıldızında bir göz

Ufuktan geçen gemi

Söğüt dalında deniz

Dümende çıplak başlı biri

Yolcular bir bir

Yürüyen sabahyıldızı

Denizde söğüt dalı

Uykuda yolcular bir

Dümende çıplak başlı denizci

Günde kaybolan sarı

Yolcular bir denizci bir

Bütün gece yürümüş gemi

Uçsuz bucaksız şimdi gün

Gök sarı

Deniz mavi

Yolcular bir bir

Göçüyor gönülde sonsuz

Kumsalda güzel çocuk

Gölge yatsı Gece serin

Kumsalda çocuk uyumakta

Denizde söğüt dalı

Dümende şimdi

Rüyada

Yolcular bir bir

O.’nun başka bir mektubu:

Dün gece, saat 9 suları, uykuya dalmadan düşümde ne gördüm, biliyor musun? Hani 1959 sonlarında ben sana ilk defa Akşam gazetesine gelmiştim. Gelmeden de sana telefon edip yanına geleyim mi diye sormuştum da, sen niçin gele­ceksin, demiştin, yani isteksizdin, ben de seni çok görmek istiyordum. Senin yanına geldiğimde, sen küçük siyah bir masada oturuyordun da, bana Gelincik sigarası vermiştin, sigaradan bir tane de sen almıştın, ben de kibrit çıkarırken, sen, bende de var filan demiştin… Fakat ben sana karşı utan­gaç olduğumdan -yani öyle olduğumdan- konu­şamamıştım da, bilmediğim bir nedenle gözlerim sulanmıştı. Sen gidip içerden şapirografla yazılı, daha basılmamış bir yazını getirdindi de, ben oku­mak istediğimde okutmamıştın… Yanından ayrılır­ken de bana darılmamamı söylemiştin. İşte o gün üzerinde ütüsüz bir kahverengi giysi vardı. Ayakkabıların da kahverengiydi. Ayrıca üstünde ceket yoktu da, bebe yakalı kalın kışlık kazağın vardı. İş­te dün gece yatarken o pantolonunu gördüm. Bir dizi eskiyip erimiş… Hayrolsun, diye iç geçirdim.

Selamlar

1959 yılında benimle Akşam gazetesinde gö­rüşmüş, 1980 yılında yukardaki mektubu yazmış. Yirmi bir yıl önceki gözleminin ince ayrıntılarının bile belleğinde kalabilmiş olması çok şaşırtıcı de­ğil mi?

O.’nun bu mektupları beni çok duygulandır­makta, çok üzmektedir; mektuplarını okurken içimde anlatılmaz bir acı duygu tortulanır. Akıl ve ruh hastası denilen “Benim Delilerim”den birinin ruh dünyası önüme serilir. Ama O’na hiçbir biçim­de yardım etme olanağım yoktur. Tek yapabilece­ğim yardım, bütün gizleriyle içini dökebileceği bir dostu oluşumdur; O’na sonsuz acıyan, O’nu an­lamaya çalışan bir dost… O gözlerinden hastadır. Orta ışıkta bile gözlerini kısarak bakar. Bundan başka sürekli olarak, kulağından, yüzünün ve ba­şının sol, kimileyin de sağ yanındaki acılarından hep yakınmaktadır. Mektuplarında kendi kendinin hastalığını tanılamaya, hatta tedaviye bile kalkar. Zaman zaman, başının sol içinde simgesel bir fa­re olduğuna inanır.

Aziz abicim. Dün akşam “Kızıl Işık” iziyle fare­nin kemirdiği kromozomlarımı, rölativite ile statik elektriğe düşürmek suretiyle sol tarafımın dış tenbihatıma dikmek istediler. Fakat tenbihe almadım, sol tarafımdaki dikili kalıtım da birdenbire çözüldü. Öyle sanıyorum ki beni Mao virüsü fareye girerek kurtardı. Sağ kulağım ise tamamen kemirilmiş. Rölativite sonsuza bir izden düşebilir. Statik dina­miğin unsuru ise bunda birleşmektedir. Ben artık fazla yaşamayacağımı hissetmeye başladım. Seni yine bütün kalbimle seviyor ve sana kızmıyorum (…) Yıllarca çürüdüğün hapishanelerde sen ve se­nin gibi niceleri eriyip gittiler.

Aziz ağabeyciğim. Sana mektup yazmaya­caktım. Fakat son olarak gene durumumu anlata­rak yazıyorum. Bana A. D. firmasından kromozom kalıtım kazığı attılar. Bu kalıtım fare olarak organ­laştırılmış. Bazı geceler fare benden kromozom kemiriyor. (…) Bana önceki gece yedi başlı bir vi­rüs indi, fareye kaynaştı. Fakat durumumu tam olarak anlayamıyorum. Sana çok yalvarırım ağa­beyim, bana yardım et. (…) Senin tavsiyenle bendeki fare kalıtımının kromozom simgesini eğiğin ters düşünüyle rölativitede yaksınlar. Artık ne ge­rekiyorsa tedavi olarak yapılsın.

Ben. (…) ı çok seviyorum. Eğer sağlık duru­mum düzelirse benimle evlenmesi için ona yalva­racağım. Ben cahil bir insanım ama cahil bir koca­nın yükseköğrenimli bir kadına sevgi bağlılığı da­ha büyüktür.

* * *

Aziz abicim. Sana arz etmeyi uygun buldu­ğum hususu yazıyorum. Benim sağ kulağımın içi ve kepçe alanı ile yüzümün sağı; önce mikron (üç) ölçüsünde filme alınarak büyütülmeli, daha sonra agrandisman odasında bu film beyaz ışıkta boz­durularak, bozulan yanık, karesine göre prizma ile yansınım üzerinden, tekrar kendi objesine bütün­leştirilerek, bu eğiğin ikinci defa eğik projeksiyon rölavizyonu yapılmalı.

Yirmi altı yıldan beri tanıdığım, bende on dos­ya dolusu mektubu bulunan “Benim Delilerim”in çok acı çekenlerinden biri olan O.’ya ben bir akıl ve sinir hastalıkları hekiminin gözüyle bakmıyo­rum; ayrıca öyle bakamam da… O hekimlerin her gün onlarca, yüzlerce böyle hastaları vardır ve onlar artık bu türlü hastaları, sanırım ki, kanıksa­mışlardır. Bu hastalara, nasıl ben onların gözüyle bakamazsam, sanırım ki hekimler de bu insanlara benim gözümle -bir yazar gözüyle- bakamazlar. Bu benim bakışımda, sonsuz bir acıma ve yardım edememenin umarsızlığı vardır.

On dosya dolusu mektubundan birkaçı­nı, kimi mektuplarından da bölümlerini yayınladı­ğım O.’nun bu akıl ve sinir hastalığının kökeni ne­dir? Niçin hastalanmıştır? Bu hastalık bir kalıtım mıdır? Yoksa kimi mektuplarında uzun uzun bana anlattığı çocukluğunda başından geçmiş kimi sarsıcı olaylar yüzünden midir hastalanması? Es­rar alışkanlığı mı? Kötü bir çevrede istemediği ve bir türlü benimseyemediği kimi edimlere zorlanma­sı mı? Sapık cinsellikler mi? Aile içi ve hiç sindire­mediği kimi olaylar mı? Yoksa bir beyin ya da si­nir zedelenmesi mi? Bunların hepsinin karmaşık­lığı da olabilir. Mektuplarında bana bunların anımsayabildiklerinin hepsini anlatmıştır, işte böyle bir mektubu:

1943… Okula ilk başladığım yıl. Çatalca’da Perşembe günleri kurulan pazardan bir manda boşalmış. Okuldan eve döndüğüm yol üzerinde kalabalığımıza girdi. Bazı çocuklar mandayı gö­rünce kaçmışlardı. Bana, bir de otobüsçü Edip’in oğluna manda tos ataraktan, bir de üstümüzden geçiyor… Kan kan kan… Üç ay baldırlarımda be­zeler çoğalıyor. Doktor “zafiyet” diyor. Bir yandan da sıtma çekiyorum. Gün aşırı nöbet tutuyor. Ki­min filan vız… İstanbul’da alınan röntgenimde, za­fiyetten bezeler görülüyor. Babam, yemiyor, bana yediriyor. İştahsızım. Yalnız birazcık et yiyebiliyorum. Neyse, bir yıl içinde babam beni toparladı. Osmanbey garajının tam karşısında, Nişantaşı’na giren yolun başında, çok yaşlı bir doktora gidiyo­ruz. Kendi muayenehanesinde hazırladığı bir şu­rubu veriyor. Hastanede çalışmıyor. İlaç, binlik ra­kı şişesine yapılmış, aynı kimin suyu; sarı sulu pelteli bir şey. İçmek mümkün değil ama içiyorum. İki ayda hem sıtmayı kesiyor, hem de beni bir daha sıtma tutmuyor. Babam bir yandan bana et yedi­riyor. Ben o zaman et yesem, tüm baba akrabala­rında gizli bir nefret duygusu seziyorum.

Gayetle muhterem,

Bu gece gene rüya gördüm. Kadın kılığındaki nurani ihtiyar, doksan dokuzluk yeşil-kırmızı teşbi­hiyle bana şöyle dedi: “1961 yılı ocak-mayıs ay­larında, (…) apartmanının zemin katında oturdu­ğunuz sırada, esrar içmek için evine iki kişiyle ge­len, bunlardan öğrenci olduğunu söylediği gence, senin esrar içmemesi için verdiğin nasihate ve yi­ne esrarı içiren şahsa kızdığını ve esrarı sana da çocukluğunda alıştıran Kapalıçarşı’da işportacı (…)’nun şimdi nerede bulunduğunun tespitiyle, evine esrar içmeye getirdiği kişilerin kimin olduk­larının tespiti.”

Birkaç aydan beri O.’dan mektup almıyorum. Bir zaman sonra yeniden mektuplar yazacağını sanıyorum. Bu kez yeni tutaraklarını tekrarlayarak yeni simgelerle bir şeyler anlatmaya çalışacak.

Kimi uygar ve ileri ülkelerde hastalarının bu tür yazı ve mektupları, ek ve çıkarma yapılmadan, salt bir düzenlemeyle kitap olarak yayınlanıyor. Bizde, değil delilerin, akıllıların bile kitaplarını ba­sacak kağıt bulamıyoruz. Ruh hastalarının yazıla­rını yayınlamanın ne gibi yararı olacağını merak edenler, hatta bu yayınları gereksiz bulan katı, kö­şeli kişiler çıkabilir. Ben onlara şunu derim: İşte “Benim Delilerim”den O.’nun mektuplarından ki­misini ve bölümleri okudunuz; iyice düşününüz ve kendinizi yoklayınız. Edebiyat, başka insan dün­yalarını tanımak ve o başka insan dünyalarında ya tümüyle ya parça parça kendimizi bulmaktır. Siz bu mektuplarda hiç mi kendinizi bulmadınız? Siz de sevince böyle sevmez misiniz? Böyle acı çek­mez misiniz? Sizler de, ben de bütün içtenliğimiz­le içimizi dökseydik, kendimizden bile utanmadan kendimizi yazsaydık, yapabilseydik bunu, bu yaz­dıklarımız kendimize değilse bile birbirimize çok mu akıllı işi gelecekti?

O.’nun bölümünü kapamadan önce, yazıp bana gönderdiği öykülerden, yine hiçbir seçme yapmadan, gelişigüzel birini sunmak istiyorum:

SAAT

Odanın içinde birkaç parça eski püskü eşya­nın ortasında oturuyordu. Elinde kalın bir cam bardak vardı. Kesik kesik öksürüyordu. Kapı açıl­dı. İçeri karısı girdi. Bir an bakıştılar. Sonra kadın,

_ İlacını getirdim, iç! Dedi.

Adam yüzünü buruşturdu. İlacı içmek istemi­yordu.

_ İstemem… dedi.

Kadın, onun sözünü duymamış gibi, ilaç şişe­sinden yemek kaşığına yeteri kadar koyup eliyle ağzına uzattı. Adam isteksiz isteksiz içti. Kadın elindeki işi bitirdikten sonra bir köşeye yığılır gibi oturdu. Yün örmeye başladı. Odada çıt yoktu. Adam bir sigara yaktı. Sonra dalgın dalgın gözleri tavanda düşünmeye başladı. Gençliğini, çocuklu­ğunu düşünüyordu. Sonra evliliğini, belediyeye girdiği günü hatırladı. Tavandan indirdi gözlerini, konsolun üzerindeki ilaç şişelerine baktı. Birden sigara izmaritinin parmaklarını yaktığını duyarak doğruldu. İzmariti tablaya bastırıp bir sigara daha yaktı. Derin derin içine çekiyordu. Yine dalmıştı. Evliliğinin ilk günlerinde karısına aldığı kol saati ak­lına geldi. O saati bedestenden, ama artırmasız bir turistten almıştı. Kadın saatinden çok erkek saati­ne benziyordu. Bu saati o günlerde hep bu koca­man, göz dolduran yönüyle beğenerek almıştı. Karısı da saati çok beğenmişti. Ama koluna tak­mazdı. Sandığının bir kıyısında saklıyordu. Adam birden sordu:

_ Saat nerede?

Kadın, yün örgüsünden başını kaldırmadan,

_ Hangi saat? Dedi.

_ Canım şu senin kol saatin, hani ilk evlilik günlerimizde bedestenden bir turistten aldığım saat…

Kadın başını örgüden kaldırdı.

_ Neden sordun?

_ Hiiç… Aklıma geldi. Yoksa sattın mı?

Bunu sorarken sararmış, dudakları titremişti. Hastalığının başladığı günden şimdiye dek pek çok şey satmışlardı; babadan kalma halı, kilim, pi­rinç mangal, el değirmeni, daha da neler…

Bir daha sordu karısına:

_ Saat duruyor, değil mi?

Kadın,

_ Tabii duruyor, o saati hep sakladım… Zaten satmaya kalksam, o saate kim para verir… dedi.

Adam,

_ Şu saati getirsene, dedi, görmek istiyorum.

Kadın, kocasının üzüldüğünü anlamıştı. Kalk­tı. Öbür odaya geçip çeyiz sandığını karıştırmaya başladı. Bir türlü saati bulamıyordu. Sonunda usa­nıp içeri seslendi:

_ Yok…

Adam,

_ Nasıl yok olur… diye öksürerek konuştu, yoksa sattın mı?

Kadın alınmıştı. Sandığın içinden eline ne ge­çerse teker teker dışarı çıkarmaya başladı: Bohça­lar, hamam tası, şişeler, kavanozlar, hepsi dışarı çıkmıştı. Kadın, çıkardığı şeylerin içlerini birer birer açarak saati aramaya koyuldu. Bir türlü bulamıyor­du. Gözü, sandığın dibindeki para çantasına ilişti. Hemen uzanıp aldı. Çantayı açınca saati gördü. Çok sevinmişti. Sandığı doldurmayı bırakarak ko­casının yanına koştu.

_ İşte, buldum…

Adam, sevinerek saati karısının elinden aldı. İnce bir ter sırtından belkemiğine doğru iniyordu. Bir ara göz göze geldiler. Kadın yeniden sandığını toplamaya gitti. Adam, elindeki kol saatine baka­rak düşündü. Bu saati aldıktan beş yıl sonra has­talanmıştı. Karısı, onun hastalığı yüzünden gün görmemişti. Geride kalan on yedi yıllık hastaneler­de uzayıp giden yaşantısını düşündü; eriyip giden, çocuksuz on yedi yıl… Yine gözleri konsolun üze­rindeki ilaç şişelerine takıldı. Ne çok şişe birik­miş… Bir saate, bir şişelere bakıyordu. Saati elin­den bırakamıyordu.

Elini yüzünde dolaştırdı. Sakalı uzamıştı. Tıraş olmaya üşeniyordu.

_ Tıraş olacağım… diye seslendi karısına.

Kadın yanıt vermedi. Adam konsolun çekme­sinden tıraş kutusunu çıkardı. Bunları da evlenir­ken almıştı.

Yüzünü sabunlayıp sakallarını köpürttü. Tıraş makinesini daha sürer sürmez yüzünü kesmişti. Sinirlendi. Kendini toparlayıp tıraşını sürdürdü. Eli her iniş çıkışta yüzü yeniden kesiliyordu. Tıraş ol­maktan vazgeçti. Sabunlu yüzünü havluyla silip, havluyu fırlattı. Konsolun aynasına baktı; yüzünün bir yanı sakallı, bir yanı sakalsız görünüyordu. İki sigara yırtarak tütünlerini yüzünün kan akan yerle­rine bastırdı. Şimdi aynada daha da acayip görünü­yordu. Bir süre öylece aynaya baktı, sonra konso­lun üstünde eline geçen şişeleri pencereye fırlat­maya başladı. İlk şişeyi fırlatışında pencerenin ca­mı kırılmıştı. Şişeleri dışarı atıyordu. Kırılan camın şangırtısıyla karısı yanına koştu.

_ N’oluyor?

Adam yanıt vermedi, şişeleri atmayı sürdür­dü. Şişe kalmayınca konsolun üstündeki aynaya saldırdı. Sağ yumruğunu aynaya balyoz gibi indir­di. Ayna ortasından kırılmış, boydan boya örümcek ağı gibi çatlaklar yayılmıştı. Adamın elinden oluk gibi kan akıyordu. Karısı, kerevetin üzerindeki yas­tığın kılıfını çıkarıp adamın eline sardı. Kan bezin üzerine yayılıyor, kanın kızılı gitgide beyazı kapatı­yordu. Adamın eli karısının elinde, bir süre bakış­tılar. Sonra adam çözülür gibi oldu. Derin derin solunarak kalktığı yere oturdu.

Kadın,

_ Tıraşını ben tamamlayayım, ama şimdi ke­sikler var, sonra yaparız… dedi.

Gün ışığı yavaş yavaş odadan çekiliyor, dışar­dan gelen çocuk sesleri çekilen günle birlikte aza­lıyordu. Kadın yemek tepsisiyle odaya girdi. Adam oturduğu yerde uyukluyordu. Karısı yavaşça ses­lendi:

_ Hadi, yemek yiyeceğiz…

Adam gözlerini açtı, doğruldu.

Kadın,

_ Ellerini bir yıkayıver… dedi.

Adam yanıt vermeden dışarı çıktı, ayakyoluna girdi. Pijamasının düğmesini çözerken, sımsıkı yu­mulmuş elinde saati gördü. Geriye dönüp karısı­na,

_ Al, dedi, al da yine sandığa koy… Ama ister­sen koluna tak, sana yakışır gene…

Karısı gülerek saati aldı, iki memesinin arası­na sokuşturdu. Adam yeniden ayakyoluna dön­düyse de bir şey yapamadı. Ellerini yıkayıp odaya geldi. Yemek yemeye başladılar. Kadın,

_ Yarın camcıyı çağırır, camı taktırırım… dedi.

Adam yanıt vermedi. Geviş getirir gibi lokma­sını ağır ağır çiğniyordu.

Yemekten sonra adam sigara yaktı. Derin bir soluk çektikten sonra bir süre kırılan aynanın önünde yüzüne baktı, gülümsedi. Karısına seslen­di:

_ Bu yüzümü sanki bir yerde görmüş gibi­yim… Polis görse korkar yüzümden. Hele çocuk­lar sokulmaz bile… Yoksa sen de korkuyor mu­sun? Korkma, yüzüm çok değişti ama yine benim yüzüm…

İki saat kadar yine konuşmadan oturdular. Sonra ikisi de yattı. Adam, tahta kerevetin üzerine kıvrılmıştı. Kadın, bitişikteki odada, çeyizlik karyo­lasına geçmişti.

Gece biraz yağmur yağdı. Kadın, yağmur se­sini duyunca kalkıp kocasının üstünü örttü. Adam derin uykudaydı. Rüyasında, karısına bedestende artırmasız olarak bir turistten kol saati alışını görü­yordu.

Kadın, ezan sesiyle uyandı sabahleyin. Mut­fağa gidip ocağa çay koydu. Kocasının yanma geldi. Adam arkası dönük yatıyordu. Kadın ona sevecenlikle baktı. Yeniden mutfağa dönüp kay­nayan çay suyunun önünde bir süre dalgın durdu. Sonra çay bardaklarını, şeker kutusunu ve iki kaşı­ğı tepsiye koyup çaydanlıkla adamın yanına dön­dü. Tepsiyi masaya bıraktıktan sonra yavaşça ke­revete yaklaşıp eliyle kocasına hafifçe dokundu.

_ Hadi kalk, çay hazır…

Adam yanıt vermemişti. Bir daha dokundu.

_ Hadi, çay hazır…

Adamdan yine ses çıkmadı.

Kadın, elini adamın sırtına dokundurunca ir­kildi. Şaşırdı. Sendeledi. Kocasını arka üstü çevir­meye çalıştı. Birden boşandı, bir süre öylece ağ­ladı. Öbür odadan temiz bir yatak çarşafı getirdi, boydan boya adamın üstüne örttü. Bir yanağı tı­raşlı, bir yanağında kesik izleri olan kocasına bakıp kaldı.

Bu öyküde ben hiçbir değişiklik ya da düzelt­me yapmış değilim. Salt, konuşmalardan önce (—) çizgi işaretlerini yerlerine koydum. Bu öykü size ne anlattı bilemiyorum ama, sanıyorum ki, “Benim Delilerim”den O.’nun hastalığı sizi de üzünçlerle dolu bir duyguyla uzun uzun düşündü­recektir.

Okurlarımı O.’nun dünyasına sokabilmek için, bendeki yüzlerce mektubundan birkaç bölüm daha sunmak istiyorum: yön verebileceğini ve anketli yapılmasını yazmış­tım. Bana cevap olarak, oğlunun trafik kazası ge­çirdiğini, kendisinin de köye çıktığını yazdı. Ben de tekrar, kazai sorunun iki kazayı bir araya getir­diğini, köye çıkışının nedeninin de, işsiz köylünün kentlere akın etmesi sonucu olabileceğini yazarak bana bir yazarlık işi bulmasını istedim. Cevap ola­rak, buna karışmayacağını yazdı. Bu adamın gö­rüşlerini ve üslubunu çok beğeniyordum. Cumhu­riyet döneminde onun gibi bir tarihçi yetişmemiş­tir. Allah rahmet eylesin. (…)

Bu mektubundan dört gün sonraki 10/6/1977 tarihli uzun mektubundan bir bölüm:

Abicim. Başka mektup yazmayacağım. Biz Şevket Süreyya Aydemir’le, Sümerbank’ın o tarih­te elli iki buçuk liraya sattığı yazlık fakat altı lastik ta­banlı ayakkabıların kenarlarını dikişli olduğundan içine su girdi, iki buçuk lira, fazla bir maliyetle bu­nun önlenebileceği, fakat yazın lastik tabanlı ayak­kabının nasıl giyileceği konusunda da yazıştık… Ben plüokrat olduğunu yazıyordum. Çoğulcu de­mokrasinin çokçusu olarak demokratik… (…).

27/6/1977 tarihli mektubu:

Muhterem abicim. Sizi bir daha hiçbir şahsi işim için rahatsız etmeyeceğim. Beni bu seferlik bağışlamanızı rica ediyorum. N’olursunuz, beni I. ile evlendirin. Size namusum üzerine söz veriyo­rum ki, ömrünün sonuna kadar her gün çoğalan bir sevgiyle seveceğim. Her sözünü dinleyeceğim. Ne derse o olacak. Size yalvarıyorum, benimle ev­lensin. Allah aşkına abicim benimle evlenmesi için O’na söyle. İnan ki O’nu çok seviyorum.

Raporu alır almaz sana getirip elini öpece­ğim. Sen ve M. Nikah şahidim olun. Saygılar

Not: Artık zehiri bıraktım, ağzıma koymuyo­rum.

30.6.1977 tarihli mektubu:

Abicim. Oturduğumuz apartmanın giriş kapı­sının camına bu şiiri yapıştırmışlardı. Sonra bir tır­nak şiiri oradan kazımış. Çok beğendiğim için ez­berime almıştım. Size yazıyorum:

Gölge Dergisinden:

Çığlık içimde düğüm Çığlık gözümde yaş Bekle çocuğum Yeni bir dünya için Verdiğim Savaş

1983 yılı ortalarına dek mektupları geldi. Bir süreden beri Ondan mektup almıyorum. Arada bir birkaç ay mektup yazmadığı olur, sonra da mek­tup bombardımanına başlar. Dilerim ki yine öyle olsun… Çoktan beri mektup alamadığım için me­rak ediyorum.

Bu yazıyı bitirdiğim gün gelen mektubunda şunlar yazılıydı:

Pavol kanal

Pavol kanal faciasıyım

Falik kanal

Tövbe tövbe

Hastanelerden tür

Hem türemen

Tarak dişlek kemahtar

Ya sen kalk ehil

Ya ehl-i vatan

“Vakıf çocuklarımın dünyaya, insanlara, olaylara eleştirel gözle bakmalarını istiyorum.

Benim söylediklerimi, büyük diye tanıdığınız başkalarının sözlerini de ille benimsemek zorunda değilsiniz.

Sözlerimin yanlış bulduğunuz, herhangi nedenle benimseyemediğiniz yerleri varsa ya da tümüne karşıysanız açıkça söyleyin, tartışalım, Salt benim değil, hiç kimsenin sözünü olduğu gibi benimsemek zorunda değilsiniz. Kim olursa olsun, ne kerte büyük sayılırsa sayılsın herkesin sözünü, davranışını, tutumunu, yazısını gerekli bulduğunuzda eleştirmelisiniz. Salt insanları değil, gelenekleri, tabuları, yasaları, görenekleri, verilmiş yargıları, her şeyi eleştirmelisiniz. Eleştirmek, her zaman haklı olduğunuz anlamına gelmez. Ama bir şeyi, eleştirdikten sonra benimserseniz, neyin, niçin kabul etmiş olduğunuzu bilirsiniz. Eleştirinin amacı eleştiri değil doğruyu bulmaktır. Eleştiri olsun diye eleştirmek, yani her zaman, her yerde ne olursa olsun ille de eleştirmek alışkanlığı, bilgiçlik taslama biçimine gelebilir. Bunu önlemek için de, özeleştiri ve özdenetim gereklidir.”

Aziz Nesin

 

Kaynak: Şizofreni Yazıları Dergisi, Yıl: 1, Sayı: 3, s. 21-29